3 Haziran 2015 Çarşamba

"SERKAN ENGİN"DEN "BARVA PARAMAZ"A EVRİLMEK



Haiku ustaları fazlaca ünlendiklerinde mahlas değiştirirlerdi. Muhtemelen kendi egolarına meydan okuma amaçlıydı bu tavır. Benim ad değiştirmedeki amacım ise öncelikle politik bir duruşun ifadesi. Atalarımın dili olan Lazca'daki "Barva" (Fırtına) adıyla birlikte yoldaşım, Ermeni devrimci Matteos Sarkisyan'ın kod adı "Paramaz"ı soyad olarak seçmem bu nedenle vuku buldu. Temelde Faşist-Kemalist asimilasyona bir itiraz barındırmakla birlikte, "Serkan" adını oldum-bittim hiç sevmediğimi de belirteyim. Ne kadar uyduruk bir “modern”! isim şu “Serkan”, Arapça “Ser” sözcüğü ile Türkçe “Kan” sözcüğünün birleştirilmesinden meydana gelmiş. "Engin" soy adından da kurtulmak istemiştim uzun zamandır, hukuki açıdan mümkün olmasa da, 15 sene kadar önce akıl hastanesinden mani nöbetiyle taburcu olduğumda, bana destek olmak yerine taşkın tavırlarımdan ötürü benim için "Soy adını değiştirsin" diyen şerefsiz akrabalarım yüzünden.
Her ne kadar ulusal ve uluslararası arenada şiirlerim, şiir sanatı üzerine teorik yazılarım, İslam eleştirisi zeminindeki makalelerim, Ermeni-Süryani-Pontos Rum Soykırımı hakkındaki politik yazılarım hep "Serkan Engin" adıyla okurların imgeleminde yer ettiyse de, zaman içinde, "Serkan Engin"in "Barva Paramaz"a evrildiği adım adım bilinir, duyulur, öğrenilir muhtemelen. Resmi belgelerde ve yazışmalarda imza atma zorunluluğu dışında, ne kişisel hayatımda ne de sanat arenasında artık “Serkan Engin” adını kullanmayacağım, gayrı bu ad hükümsüzdür. Sizlerden de kararıma saygı gösterip beni artık “Barva” diye anmanızı rica ederim.

Read More

24 Mayıs 2015 Pazar

ŞİİRİN KONSOMATRİSLERİ


ŞİİRİN KONSOMATRİSLERİ
(Şair Oligarşisinin Yerel İzdüşümü)

Şiir ile şair arasındaki ilişki, pek çok boyutuyla irdelenebilir: Özne-nesne ilişkisi, mülkiyet ilişkisi, ontolojik bağlam ilişkisi…Biz, bu yazıda, şairin yaşam pratiği ile şiirin ilişkisi bağlamında, şiir üzerinden erk elde etmek için çırpınan şair oligarşisini çözümlemeye çalışacağız.

Şair, şiir yazarak kendini gerçekleştirir; ontolojik bir anlam kazanarak kendini sürekli yeniden üretir. Küçük burjuva şairlerini ve gerici şairleri bir kenara koyarsak, toplumcu (sosyalist) şairin şiir yazmasında bundan öte amaçlar olmalıdır.

Nesnel gerçekliğin, şairin imgeleminde dönüştürülerek öznel olarak dışsallaştırılması olan şiir, toplumcu şairin kendisiyle beraber toplumu dönüştürmek için bir araçtır. Toplumcu şair, toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmak ve sınıf bilincini yaymak durumundadır. Bunu yaparken, didaktizmin tuzaklarına karşı uyanık olmalı ve şiirin politik bir araç olduğu kadar estetik bir amaç olduğu gerçeğini ıskalamamalıdır.

Toplumcu şair, devletin sönümlendiği komünist dünyayı hedefler ve bu yolda çabalar. Devlet denilen aygıt, egemen sınıfın emekçi sınıf üzerinde erk elde etmek için kullandığı bir baskı aracı olduğuna göre, devletin sönümlendiği, bireyler arasında hiyerarşik bir yapının olmadığı sınıfsız dünyayı hedefleyen toplumcu şairin, şiir üzerinden bireysel erk elde etmek gibi bir derdi olamaz,olmamalıdır.Çünkü erk elde etmek, ötekini ast durumuna getirmek demektir. Toplumcu şairin şiir üzerinden bireysel erk elde etmeyi amaçlaması, her şeyden önce ideolojik yapısıyla çelişmesi demektir.

Toplumcu şairin erk bağlamındaki talebi, kendi sınıfı proletaryanın burjuvaziye egemenliği ve sonrasında sınıfsız topluma geçmek amacı doğrultusunda, toplumcu şiirin (günümüzde toplumcu şiirin evrildiği imgeci toplumcu şiirin), küçük burjuva şiiri ve gerici şiir karşısında baskın olup okur potansiyelini arttırmak yönünde olabilir,olmalıdır. Ve/ama toplumcu şairin şiir üzerinden bireysel erk elde etmek amacında olması, Marksizmi içselleştirip yaşam pratiğine dökememiş, solculuğu da şairliği de bir etiket olarak gören sığ(ır) şahısların işidir…

Bu açımlamadan sonra gelelim şiirin konsomatrislerine…Aslında şiirin taşrası yoktur. Her ne kadar kültürel etkinliklerin niceliksel yoğunluğu, belirli büyük kentlerde toplanmış olsa da, pekala küçük bir kentimizden, şiirimizin gündemini belirleyen dergiler çıkabildiği gibi çok nitelikli şairler de çıkabilir, çıkmaktadır. Ve/ama küçük kentlerde, şairlerin niceliksel yapısı gereği, yani ulusal çapta tanınan ve şiirimizde kendine yer edinmiş şairlerin sayıca azlığı nedeniyle, kentin en tanınmış şairi etrafında, sarmal bir yapı içeren bir erk mücadelesi vardır.

Bu sarmal yapının merkezindeki ulusal çapta tanınan şair, yerel gündemde çeşitli ünvanlarla bol bol pohpohlanır. Ne de olsa koyunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi’dir… Bir de bu şairin yardakçıları vardır. Yani bu şaire yakın durarak kendilerini önemli saymaya çalışan şair müsveddeleri.

Bunlar, ulusal çapta tanınan şaire yağ çekerek onunla birlikte oligarşik bir yapı oluştururlar. O şaire yaltaklanarak, onun nüfuzu üzerinden çeşitli yayınevlerinden uyduruk kitaplarını yayımlatırlar. Yerel gazetelerde şair kimliği ile berbat köşe yazıları yazıp dandik sanat sayfaları düzenlerler. Daha da ötesi, bu oligarşik yapıdakiler, iki kadeh teklif eden her yere gidip uyduruk şiir dinletileri verirler. Bunlar rakının yanına iyi meze olurlar.

Şiir üzerine iki tümce edebilecek kadar kuramsal birikimleri olmadığı, manzumeyle şiirin farkını dahi bilmeyip ucuz manzumelerini şiir diye yayımlatma gafletinde bulundukları halde, şiirin rantını tepe tepe yerler. Çünkü onlar için şiir, konformist beklentilerinin aracıdır. Boyaları dökülen şair maskelerinin ardında, mikro iktidar elde ederek yerel yapının maddi ve manevi kaynaklarını sömürmektir asıl amaçları. İki kadeh beleş rakı içmek ve kof ünvanların arkasına sığınıp yerel gazetelerde masa kapmaktır dertleri. Sonra bir de hiç utanmadan “toplumcu şairim” demezler mi…

Şiir üzerinden elde ettikleri erkin sembolü, yakalarındaki şair rozetidir. Her ne kadar alınlarında “eşek” yazsa da, bu rozetle kendilerini toplumun üzerinde görürler. Ne de olsa rozetleri onlara düşledikleri pek çok küçük kapıyı açmaktadır.

Bunlar, kentte şiir adına nitelikli bir çıkış görünce hemen tedirginliğe kapılırlar. Oligarşik yapıları, yok sayma taktiği ile savunmaya geçer. Çünkü zavallı var oluşları, bu uyduruk erk üzerindendir ve maskeleri düşünce ortaya kocaman bir hiç çıkacağını çok iyi bilirler.

Onlar, şiirin konsomatrisleridir. İki kadeh rakı ve ayaklarına kadar gidip onları alacak araba vaat ederseniz oturma odanızda size de şiir dinletisi verirler.


SERKAN ENGİN
Şehir Dergisi Kasım 2006
YKY 2006 Şiir Yıllığı
Güney Dergisi Sayı 41 2007
Karalama Dergisi Ocak 2008
Read More

28 Ocak 2015 Çarşamba

Alla toner i världens symfoni



Alla toner i världens symfoni

Jag är en röd Lazisk båt
som kryssar på Kurdistans berg
där mina Kurdiska och Turkiska bröder brinner
de faller på marken stavelse efter stavelse
Inga själamässor kan uttrycka
smärtan hos de stenkastande kurdiska barnen
våldtagna i helvetiska Fascism-Kemalism fängelser

Jag plockade upp Armeniska rosor från mina drömmar
mot rasismen i Turkiet
Mitt hopps okynniga sparvar
kvittrar på Laziska
uppå livets skuldor
Jag kysser på Grekiska
nattens våta meningar
i månljusets sken
Jag omfamnar våren i Zazaki
från den obetydligaste platsen av dess midja

Vi brändes miljoner gånger i Auschwitz
där samvetet var dött
Våra drömmar höggs av bajonetter
72.000 gånger i Dersim
med ett vidrigt leende från barbariet
Vi var leksaker för tortyrspel i Irak
enligt amerikansk stil för frihet
Vi var alaviter som blev skjutna gata efter gata
från civilisationens hjärta
i Maras och Corums städer
Vi var 353.000 pontiska greker som massakrerades
av rasisters begär efter blodiga epåletter
Västvärldens civiliserade länder ignorerade
de slaktade blommorna
på våra halsband i Srebrenica
Våra armeniska vaggsånger
blev förintade 1.500.000 gånger
i Ararats famn
De bröt armarna på vår frihet
med stenar i Palestina
De högg av vår barnsliga entusiasm
med machete i Rwanda

Medan profitpyramiderna
av industribolags faraoniska armar
reser upp mefistofeliska monster
på dollarns grundvalar
Medan stolarna och epåletterna
av frossande själviskhet
blir allt fetare

Jag vägrar att lägga till ytterligare ett brev
på svansen av de krigshetsande meningarna
Därför att jag älskar alla toner
från världens symfoni

Serkan Engin

Översatt av Monica Strandow


Read More

16 Aralık 2014 Salı

Neler Uğruna Şiir Yazmıyorum

NELER UĞRUNA ŞİİR YAZMIYORUM

Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak için şiir yazmıyorum. Ola ki elli sene sonra beni bu ödüle aday göstermek gafletinde bulunanlar çıkarsa, şimdiden ödülü reddettiğimi, hatta birilerinin bana ödül vermeye kalkmasını hakaret saydığımı belirtmek isterim. Bunun politik-etik gerekçelerini daha iyi algılamak isteyenler “Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi” (Eliz Edebiyat/ Şubat 2011) adlı yazımda, yeterince veri bulacaklardır. Nobel Edebiyat Ödülü’ne olası, farazi aday gösterilişimi daha şimdiden reddettiğimi ifade ettikten sonra, ulusal ve uluslararası diğer tüm ödülleri de reddettiğimin altını çizmeme ihtiyaç olmasa gerek. Uluslararası edebiyat-şiir ödüllerinde işleyen mekanizmaları bilemiyorum, ama ulusal çaptaki ödüllerin işleyişi hepimizin malumu. Ödülü bir sıçrama tahtası olarak kullanarak “ünlü” olmak, bu “ün” üzerinden maddi ya da manevi rant sağlamak, şair olarak bu yolla rüştümü ispatlamak, ödül yoluyla ulufe dağıtan şiir erk odaklarına biat etmek, bu şiir baronlarının politik-poetik dümen suyuna girmek, bu kişilerin müridi olmak gibi dertlerim yok.

Şiir yıllıklarına ya da antolojilere girmek için yazmıyorum. Ülkemizde başlangıcından bu yana her biri nesnel olmaktan çok uzak kalmış, politik-poetik yanlılığın ötesinde, kirli kişisel ilişkiler, intikamlar için araç olarak kullanılmış şiir yıllıklarını, adamdan saymıyorum. (Bu noktada, kendisine kötü söz eden şairi, hazırladığı şiir antolojisine almaktan çekinmeyen, tepeden tırnağa şiir namusuyla, şövalyece davranan İhsan Topçu’nun, tüm şairler, yıllıkçılar, eleştirmenler tarafından örnek alınabilmesini diliyorum…). Hangi şiirim- poetik yazım hangi antolojiye alınmış ya da alınmamış diyerek de zerre kadar takip etmiyorum, ama kalkıp birkaç gülünç şair gibi “Filanca editöre küstüm, benim şiirlerimi yıllıklara zinhar almaya kalmasın” da demiyorum, çünkü idealize edilmiş, olması gereken bir şiir yıllığının amacı, şiir coğrafyamızın yıllık fotoğrafını çekmektir. Burada toplu fotoğrafa girmekten kaçınmanın tek yolu, dergilerde hiç şiir-yazı yayımlatmamak olmalıdır. “Filanca editöre küsen” gülünç şairlerin, bu yolla diğer şiir yıllıklarını onaylıyor olduklarını (ki diğer hiçbir yıllığa rest çekmediler) fark edememeleri acınası. (Tabi o yıllıklarda kendi şiirleri her sene boy gösteriyordu ne de olsa. Ne gerek vardı o zamanlar, durduk yerde şiir yıllıklarını eleştirmeye). Oysa ilk şiir yıllığından bu yana, “olabildiğince nesnel”, bilinçli olarak öznel seçimlerin bataklığına girmemiş şiir yıllığı hiç olmadı bu coğrafyada. Buna rağmen şairler, kendileri için karne saydılar bu yıllıkları. Kırık not alınca “Örtmen bana taktı”, dediler, iyi not alınca koşar adım aferin alacakları kişilere gösterdiler karnelerini. Obur egolarını doyurmak isteyen şairler tarafından, kendisine gereğinden çok daha fazla değer atfedilen şiir yıllıkları, aslında teknik bir dokümantasyondur, yıllık hazırlayıcıları da teknisyen. Teknik çalışmanın başarısız kotarılmış olması sadece teknisyenin ayıbıdır. Şairlerin obur egolarını beslemek adına, yıldızlı pekiyi almak düşleriyle debelenmeleri ise sadece yıllık hazırlayıcı şiir tarihinin “hizmetçilerinin” erk gücünü arttırır, şair-yıllıkçı hiyerarşisi oluşturur. Tıpkı biat kültürünün hüküm sürdüğü sefil coğrafyamızda bireylerin, topyekün kendilerinin çıkarları için “hizmetçi” olması gereken politikacıların karşısında el pençe divan durması gibi. Şairler karnelerini yırtmadıkça, yıllıklara girip girmediklerine karşı kayıtsız kalmadıkça, yıllıkçıların erk alanı genişler ve bu traji-komik oyun temcit pilavı olmaya devam eder her sene. Buyrun, isteyen elinde gezdirsin gülünç karnesini, ben almayayım.

Reytingimi” arttırmak uğruna, son on yıldır “moda” haline getirilen puşt-modern (post-modern) şiirler düzleminde yazmıyorum. Şiirden anlam’ı, anlak’ı, yaşayan “sahici” insanı dışlayan, sürrealizmden ödünç alma oto-didakt yöntemiyle şair öznenin bilinç altını kusmasından, sözcük ve harf oyunlarından öteye gitmeyen, öteki’ni önemsemeyen ve böylece kendi yaralarınızdan başkasına ilgi duymanızı, empati kurmanızı engellemek isteyen, kapitalizmin yabancılaştırmasını besleyen, bizzat kapitalizmin kendi çıkarlarının bekası için istediği mankurtlaşmış, “çoban köpekleri gibi aptal”, sormayan, sorgulamayan, itiraz etmeyen, eleştirmeyen, örgütlenip “devirmeyen”, birer tüketim makinası haline getirilmiş bireyler üretmek için şiir coğrafyasında palazlandırdığı bu “sentetik” post-modernist şiir, bir insanlık suçudur. Çoktan arkaik hale gelmiş bir estetik algının neo-şaklabanlığı olan görsel şiir/somut şiirler de bu puşt-modernist şiir panayırının “iş” koludur. Dergilerde kolay köşe kapmak, ödüller için takla atmak, gazetelerin kitap eklerinde hakkımda övgüler düzdürmek uğruna bu insanlık suçuna iştirak etmiyorum.

Ünlü” yayınevinden şiir kitabımı çıkartmak adına vampir yayıncılara rüşvet vermiyorum. Maliyetinin üstüne yüzde yüz kâr ekleyerek şiir kitabımı basmalarına, bu kârın bir kısmını işkembelerine indirmelerine izin vermiyorum. Kârın geriye kalan kısmıyla bu vampir yayıncıların şair dostlarının, yayımlanmasını istekleri şiir kitaplarının, tarafımca finanse edilerek basılmasına göz yummuyorum. Bu rüşvetin karşılığı olarak vampir yayıncıların, “ünlü” dergilerinde reklamımı yapmasını, yandaşlarının ise gazetelerin kitap eklerinde “kitap tanıtımı yazısı” adı altında şahsımı pohpohlamasını reddediyorum.

Şairlik “üst kimliği” edinmek için şiir yazmıyorum. Gördüğüm buncaları şair ise (istisnalar hariç) ben anti-şair olmayı, şiirli köyün delisi olmayı, şiir haini olmayı seçiyorum. Yakamdaki gülünç şair rozetiyle sefil bir bar faresi olarak genç kadınları yatağa atma çabalarına girmek için şiir yazmıyorum. İstanbul Şiir Dükâlığı’na yamanmak için şiir yazmıyorum. Yerel ya da ulusal gazetelerde köşe kapmak için şiir yazmıyorum. Beleş “rakı-balık” sefası için, şairler ve şair olma heveslileri dışında hemen hiç kimsenin katılmadığı şiir dinletileri/panelleri/kongreleri gibi, aslen belediyelerin, derneklerin, üniversitelerin maddi kaynaklarını, yani halkın vergilerinden toplanan paraları küçük konformist çıkarlar uğruna sömürmek için ya da kitap fuarlarında yalancı pehlivan gibi boy göstermek için şiir yazmıyorum. Annem beni sevsin diye şiir yazmıyorum. Babam bana “aferin” desin diye şiir yazmıyorum, sevgilim bana hayran kalsın diye şiir yazmıyorum…

Benim şiirde temel derdim, okurun empati ya da özdeşlik kurabileceği, yani hayata geçen şiirler yazabilmek, okurun kalbine iki dize çakabilmek. Benim şiirdeki asli görevim, bütün horlanan, dışlanan, yok sayılan, kenara itilen, ezilen ve sömürülenlerin şiir düzleminde dili olabilmek. Böylece toplumsal farkındalık yaratarak kapitalizmin yabancılaştırmasına kendi sıkletimce karşı durmak. "Kırık Çırak", "Tenha Tezgahtar", "Kız Veysel", "İtirazlı İşporta", "Evsizliğin Çocukluğu", "Genelev Travması",...gibi şiirleri yazmamın nedeni de budur.

Birgün şiirlerim ya da dizelerim, boyacı çocukların sandıklarına, tezgâhtar kızların cep aynalarının arkasına, simitçilerin camekânlarına, gündelikçi kadınların mutfak dolaplarının kapaklarına, fabrikaların, arka sokakların, kenar mahallelerdeki liselerin duvarlarına yazılmaya başlanırsa, işte o zaman, şiir adına bir şeyler yapmaya başlamışım demektir.

SERKAN ENGİN

Yaşam Sanat Dergisi, Aralık 2014
Read More

11 Aralık 2014 Perşembe

2014 Serkan Engin Enternasyonel Poetik Oto-Almanağı


2014 Serkan Engin Enternasyonel Poetik Oto-Almanağı

Ocak 2014:

* A.B.D.'nin Oregon eyaletindeki Portland şehrinde faaliyet gösteren uluslararası edebiyat dergisi “Spilt Infinitive”, Ocak ayındaki 4. Sayısında, Serkan Engin'e ait “Broken Apprentice” (Kırık Çırak) ve “My Family(!) and Dialectic” (Ailem! ve Diyalektik) adlı şiirleri yayımladı.
* A.B.D. New Jersey merkezli uluslararası kısa şiir dergisi “Shot Glass Journal”, Ocak ayındaki 12. Sayısında Serkan Engin’e ait “Charlady Gulizar” (Gün delik Gülizar) ve “Purple Suicides” (Mor İntiharlar) adlı şiirleri yayımladı.


Şubat 2014:

*Pulitzer Şiir Ödülü sahibi Amerikalı şair ve edebiyat profesörü Sam Hamod, “Contemporary World Literature” (Güncel Dünya Edebiyatı) adlı edebiyat seçkisi projesinde, Serkan Engin’e ait “Kırık Çırak” adlı şiiri, İngilizce, Rumca, Hemşin Ermenicesi ve Kürtçe çevirileriyle birlikte yayımladı.
* Aynı şiire (Kırık Çırak), yine 4 dildeki çeviriyle birlikte, İsrail merkezli uluslararası çokkültürlü edebiyat platformu “The Writer’s Drawer”da yer verildi.


Mart 2014:

* Serkan Engin’in “Plump Theory” (Tombul Teorisi) adlı mizahi erotik şiiri, Güney Afrika vatandaşı şair-editör Bernard Harold Curgenven tarafından çeşitli dünya şairlerinden derlenerek hazırlanan “Anthology of Humor”da ( Mizahi Şiirler Antolojisi) yayımlandı.
* Aynı şiir (Plump Theory) Avustralya merkezli uluslararası erotik edebiyat yayıncısı “Little Raven Publishing” tarafından ‘öne çıkan yazarlar’ (featured writer) bölümünde yayımlandı.


Nisan 2014:

* Serkan Engin’in İngilizce olarak kaleme aldığı şiirlerinden “Abused Letters of Hope”, Amerika’nın önde gelen sanat ve edebiyat dergilerinden olup özellikle “Beat Kuşağı”olarak adlandırılan şiir ve sanat akımı temsilcilerinin eserlerini bir araya getiren “Empty Mirror Literary & Arts Magazine”de yayımlandı.


Mayıs 2014:


* Prof. Sam Hamod, “Contemporary World Literature”de, Serkan Engin’e ait “Peralı Güzele Gazel” adlı şiiri, İngilizce, Japonca, Farsça, Fransızca ve Kürtçe çevirileriyle birlikte yayımladı.


Haziran 2014:

* Ermeni Soykırımı’na dair Türkiyeli bir şair tarafından yazılmış ilk şiir olma özelliği taşıyan, Serkan Engin’in İngilizce olarak kaleme aldığı “Barbarian and Ms Daisy”adlı şiir, Ermeni asıllı A.B.D vatandaşı şair Lola Koundakjian tarafından koordine edilen “Armenian Poetry Project” bünyesinde yayımlandı.
* Bangladeş merkezli multidilli aylık uluslararası edebiyat dergisi “Songsoptok”, Haziran ayındaki 2. Sayısında, Serkan Engin’e ait “Shameless Acrostic” adlı şiiri yayımladı.


Temmuz 2014:

*Serkan Engin’in İngilizce olarak kaleme aldığı uluslararası şiir bildirisi “Revenge of the Imagist Socialist Poetry”, Amerika’da “Empty Mirror Literary & Arts Magazine”de yayımlandı. Aynı ay içinde, Serkan Engin’e ait “All Notes of the World Symphony” adlı şiire de yer verildi.
* Hindistan merkezli uluslararası multidisipliner makale dergisi “International Journal of Research”, Temmuz ayındaki 6. Sayısında, Serkan Engin’in şiir teorisi düzleminde yazdığı “What is Poetic Image?” adlı makaleyi yayımladı.
* Ermeni asıllı A.B.D vatandaşı şair Lola Koundakjian tarafından koordine edilen “Armenian Poetry Project” bünyesinde, Serkan Engin’e ait “All Notes of the World Symphony” adlı şiir, Ermenice çevirisiyle birlikte yayımlandı.
* “Songsoptok”, Temmuz ayındaki 3. Sayısında, Serkan Engin’e ait “What is Poetic Image?” adlı poetik yazıyı yayımladı. Aynı sayıda, Serkan Engin’in uluslararası poetik mücadelesine dair dergi editörlerinden Suvro Bhattacharya ile yapılan İngilizce röportajı yayımlandı.


Ağustos 2014:

* Serkan Engin’in İngilizce olarak kaleme aldığı şiirlerinden “Heaven Between Your Hips” adlı şiiri, Avustralya merkezli uluslararası erotik edebiyat yayıncısı “Little Raven Publishing” tarafından “öne çıkan yazarlar” (featured writer) bölümünde yayımlandı.
* “Songsoptok”, Ağustos ayındaki 4. Sayısında, Serkan Engin’e ait “You Are My Religion”, “Cuddled Nights of Lust” ve “Heaven Between Your Hips” adlı şiirleri yayımlandı.


Eylül 2014:

* Hindistan merkezli uluslararası multidisipliner makale dergisi “International Journal of Research”, Eylül ayındaki 8. Sayısında, Serkan Engin’in şiir teorisi düzleminde yazdığı “Imagist Socialist Poetry and Objective Reality” adlı makalesini yayımladı.
* Üç ayda bir yayımlanan, Amerika Chicago merkezli uluslararası edebiyat dergisi “Typoetic.us”, ikinci sayısında, Serkan Engin’in kaleme aldığı uluslararası şiir bildirisi “Revenge of the Imagist Socialist Poetry”yi yayımladı.
* Bangladeş merkezli multidilli aylık uluslararası edebiyat dergisi Songsoptok, Eylül ayındaki 5. Sayısında, Serkan Engin’e ait Insane Izmit (Cinnet İzmit), White Shrew (Beyaz Şirret), Non-existent Women (Yok Kadınlar) adlı şiirleri yayımladı.


Ekim 2014:

*Serkan Engin’in "Love Fucked My Mom, Baby" adlı şiiri, Amerikalı şair-editör Karineh Madhessian tarafından derlenen, dünya şairlerinden seçme şiirlerden oluşan "Men's Heartbreak Anthology"de (Erkeklerin Hayal Kırıklığı Antolojisi) yayımlandı. 11 Ekim’de Los Angeles’ta Cypress Park Tunnel’da, sanat performansı ve şiir dinletisi eşliğinde, kitabın tanıtım toplantısı yapıldı.
* Songsoptok’un Ekim ayındaki 6. Sayısında, Serkan Engin’e ait “My Mom and My Life” (Annem ve Ömrüm), Charlady Gulizar (Gün delik Gülizar) ve “Ladyboy Veysel” (Kız Veysel) adlı şiirler yayımlandı.


Kasım 2014:

Serkan Engin’in şiir teorisi düzleminde yazdığı “Imagist Socialist Poetry and Objective Reality” adlı makalesi, Songsoptok’un Kasım ayındaki 7. Sayısında yayımlandı.

Aralık:

Serkan Engin’in “Sentence of Your Skin” (Teninin Cümlesi) adlı şiiri, Avustralya merkezli uluslararası erotik edebiyat yayıncısı “Little Raven Publishing” tarafından “öne çıkan yazarlar” (featured writer) bölümünde yayımlandı.


Read More

18 Kasım 2014 Salı

Şiirde Bileşik Kaplar Yasası
ya da
Neden İmgeci Toplumcu Şiir
Fizikteki hacimsel değerler için geçerli olan bileşik kaplar yasası, alansal olarak Şiir için de geçerlidir. Kabaca bir açımlamayla, şiir coğrafyasında baskın olan bir anlayış kan kaybettikçe, ondan boşalan her santimetrekare, başka anlayışlar tarafından doldurulur.
Fetret dönemini çoktan geride bırakıp gerileme dönemini yaşamakta olan toplumcu-gerçekçi şiir'den boşalan alan ise başka ve/ama yoz anlayışlar tarafından doldurulmuş ve bugün bu şiir anlayışları en azgın dönemini yaşamaktadır. Bugün Şiir, kan revan okunmaktadır...
Önce, bu yoz anlayışları irdeleyelim... Bunları, kabaca iki temel kola ayırabiliriz ( her ne kadar aralarında geçişkenlik olsa da) : "Kuş dili" ile yazılan küçük burjuva şiiri ve Hilmi Yavuzcu şiir (şeyh ve müridlerinin şiiri). Bu ikisinin temel ortak paydası, emperyalist kapitalizmin sanattaki izdüşümü olan post-modernizmin ( koyun postundaki sırtlan ) maşalığını yapmalarıdır.Her ikisi de "allah, tanrı, melek, dua, çöl, muska" gibi gerici-mistik izleklerle tıka basa doludur.
"Kuşdili" ile yazılan küçük burjuva şiirleri(!), metnin sadece kendisini imlediği bir yapıdadır. Bir ucu okura dönük olması ve böylece her imgelemde farklı bile olsa, çözümlenebilmesi, alımlanabilmesi gereken imge, amaç kılınmıştır. Bu şiirler, İlhan Berk Abilerinkilerde olduğu gibi anlam'ı hiçleyen; anlam'a metafizik bir ceket giydirmeye çalışan; anlam'ı düzyazıya özgü sayıp Şiir'i bir bilinçaltı kusması gibi gören; sayıklamalarını şiir diye sunan bir anlayıştadır. Şiir-şair-okur sacayağı, bu şiirlerde kurulamaz, çünkü bu şiirler, kendine kapanan siyah birer kapıdırlar. Anlam hiçlendiği için anlamı işlevsel olarak iletmekte ve çarpıcı bir duyumsama sağlamakta bir araç olan biçimsel arayışlar, amaç kılınmıştır. Bu şiirler, sadece kendini yansıtan komik lunapark aynalarıdır. Teknik oyunlardan öte hiçbir niteliksel değer taşımadıkları ; okur'da herhangi bir değişim-dönüşüm oluşturmak gibi bir dertleri olmadıkları içindir ki bunlar kağıt üzerinde kalmaya mahkumdurlar. Hiçbiri, okur'un yüreğine ve belleğine iki dize dahi çakamaz...
Hilmi Yavuzcu Şiir ise ayrı bir kangrendir. Osmanlıca'yı hortlatmaya çalışan bu şeyh(!) ve müridleri, öncelikle Türkçe'yi zehirlemekte ve yeni yetmeler için korkunç birer örnek olarak şiir coğrafyasına at koşturmaktadırlar (Alperen Yeşil'in on dokuz yaşındayken yazdığı "Kıblenüma" başlıklı şiir(!), bu duruma en çarpıcı örnektir/ Varlık,Temmuz 2004, safya 58). Mistisizmin doruklarında dolaşan bu şiir anlayışı, tasavvuf izlekleriyle beslenerek, şeyh'in ve müridlerinin kurulmasını düşledikleri gerici dizgeye uygun beyinler(!) yetiştirmek amacındadır. İcazet alma (el alma) yöntemiyle, şeyh'ten müridlerine bir hiyerarşik silsile vardır. Müridler, kayıtsız şartsız bir teslimiyetle şeyhlerinin imlediği yolda geri geri yürürler.Şiir'in doğasında olan muhaliflik, bu müridler için bir anlam ifade edemez, çünkü onlar, ilerici olan her şeye karşı dururlarken, şeyhlerine sıkı sıkıya tabidir. "Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar" ne yazık ki. Ve giderek artan bir ivmeyle, virüs gibi Şiir'in bedenine yayılmaktadırlar!..
Gelelim toplumcu-gerçekçi şiir'e...Öncelikle şunu belirteyim ki diyalektik gereği bugün, imgesiz şiir yazılamaz; yazılan da manzume olmanın ötesine geçemez. Hiç şüphesiz özelde Şiir, genelde sanat organiktir; sürekli bir değişim-dönüşüm içerisindedir. Türk Şiiri'nin edindiği birikimle bugün gelinen noktada, sadece içeriğe yaslanılarak, imge'yi ıskalayan toplumcu şiirler yazılamaz. İşçi sınıfının imge'den anlamayacağı önyargısıyla, imge'yi dışlayan (kaba) toplumcular, toplumcu şairin görevinin, sınıf bilincini diri tutup çağa göre geliştirmekle birlikte, toplumun genel bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini sürekli artırmak olduğu gerçeğini, şiir düzleminde varedememektedirler. "Devrim için dövüşmeyene komünist mi denir" gibi bir sloganı, dize diye metnin içine tıkıştırmayla toplumcu şiir yazılamaz bugün. Salt metnin içeriğine sığınılarak, slogan ya da bildiri kıvamındaki didaktik tümceler bütününü, ham okura Şiir diye yutturma dönemi artık kapanmıştır. Homo sapiens-sapiensler ortaya çıktığında, hala homo erectus kalmaya direnenler, evrim mezarlığında boylu boyunca yatmaktadır. Şiir'i politikanın yedeğine almak ve onu sadece bir araç olarak görmek öncelikle Şiir'e ihanettir, çünkü toplumcu şiir, hem kendinin estetik amacı hem de politik bir araçtır. Şiir kendi estetik bütünlüğünü ve özgün bir biçemde niteliksel yapısını kuramadıkça, iletisi, nutuk atmaktan ileri gitmeyecektir. Şiir, dirimin diyalektik toplamı ise, bugün toplumcu şiir, imgeci toplumcu şiir'e evrilmektedir. Yani, toplumcu şiir nehrinin yatağı değişmeye başlamıştır. Gene diyalektik gereği, gelecekte yeni bir anlayış yerine gelene kadar, imgeci toplumcu şiir sürmeye devam edecektir.
Serkan Engin
Şair Çıkmazı, Ekim 2005
Read More

13 Eylül 2014 Cumartesi

POETİK İMGE NEDİR


POETİK İMGE NEDİR
(Şiir’de “İmge” Nedir, Nasıl Kurulur)

Felsefi anlamda imgenin tanımı, "Nesnel gerçekliğin insan zihnindeki yansımaları" şeklindedir (Felsefe Sözlüğü/ Orhan Hançerlioğlu). Yani “gece imgesi” denilebilir felsefi anlamda, ama Şiir’de “gece” sözcüğü tek başına imge olmaz, çünkü Şiir’de bahsedilen imge, bir başka deyişle “poetik imge” farklı bir anlam içermektedir. Çünkü “gece” dediğimiz zaman herkeste benzer çağrışımlar oluşur, ama gece + x sözcükleri ile yani "ilk kez kullanılan” ve en az iki sözcükten oluşan kombinasyon ile “poetik imge” oluşturulur. Şiir'deki “imge”den kastımız da budur.

Sıradan bir “doğal sözcüğü”, yani günlük hayatta aynı dili konuşan herkesin ortaklaşa kullandığı bir sözcüğü ele alalım, örneğin “ağaç”. Anlambilimin (semantik) alt kolu dilbilimsel açıdan ifade edersek, somut bir sözcük olan “ağaç” sözcüğü bir göstergedir. İnsanlar kavramlarla düşünür ve düşündüklerini ifade etmek için göstergeleri kullanırlar.  Bu göstergelerin realite içinde imledikleri nesnelere, durumlara, olgulara, kavramlara ve eylemlere gönderge denir. Dilin temel işlevi olan “bildirişimin” oluşabilmesi için bir göstergenin diğer insanlar için de aynı göndergeyi imlemesi gerekir. Bu demektir ki bir sözcüğü yazılı ve/veya  işitsel olarak alımlayan tüm bireylerin zihninde oluşan izlenim, görüntü (imaj/ image) göstergenin genel özelliklerinin toplamıdır. Yani,  somut bir sözcüğü örnek olarak ele alırsak, “ağaç” dediğimizde (veya “ağaç” diye yazdığımızda) işiten (veya okuyan) kimsenin zihninde bir zeplin ya da asansör görüntüsü oluşmaz.  Keza, aynı şekilde, “ağaç” dediğimizde kimsenin zihninde, örneğin cimrilik veya bela gibi soyut kavramların izdüşümü de oluşmaz.“Ağaç” sözcüğünü alımlayan her bireyin zihninde farklı ağaç türlerinin görüntüleri oluşsa da sonuçta ağaçların ortak özellikleri algılanır. Soyut bir sözcük olan “gece” sözcüğünü ele aldığımızda ise,  gene benzer bir sonuç ortaya çıkar. “Gece” dediğimizde veya “gece” diye yazdığımızda, işiten veya okuyan her bireyde, ortak izdüşümlerin toplamı oluşur. Yani “gece” denilince alımlayan bireylerde ölüm, sessizlik, eğlence hayatı, sokak lambası, uyku, bar taburesi, yalnızlık, karyola, hırsız, seks, vs. gibi çeşitli soyut kavramlara ve somut nesnelere dair ortak izdüşümler oluşur, ama hiç kimse “gece” sözcüğünü duyunca ya da okuyunca zihninde “rüşvet” gibi soyut bir kavram veya “ok” gibi somut bir nesneye dair izdüşüm oluşmaz.

Burada bahsedilen imaj/image/ imge, bizim ele aldığımız poetik imge değildir, çünkü dil içinde ortak kullanıma dâhil olan göstergelerin (sözcüklerin) imlediği göndergeler, her birey için “aynı” ortak görüntüler (imajlar) toplamını oluşturur. Poetik imge ise aralarında analojik ilinti kurulan anlamca birbirine uzak iki sözcüğün (göstergenin) yazılı ve/veya işitsel olarak alımlandığında, her bir alımlayıcı bireyin zihninde farklı şekilde, “kendi öznel algılarına koşut” izdüşümdeki bir göndergeyi veya göndergeleri oluşturur. Bu gönderge, poetik imgenin eylem öznesi olan şairin kendi zihninde, kavramsal (conceptional) ve düşlemsel (imaginational) açıdan oluşan “yaratı”nın içkin olarak taşıdığı hedef ile birebir örtüşmez, her bireyde aynı ve sabit izdüşüm oluşturmaz. Bu “yaratı” diye tanımladığımız zihinsel ürünün oluşum mekanizması, şair öznenin etken ve/veya edilgen konumu gibi pek çok konu, ayrı bir makalede işlenmesi gereken çok katmanlı bir sorunsaldır (problematik). Keza, daha önceki cümlede “kendi öznel algılarına koşut” diye ifade ettiğimiz durum, alımlayıcı bireylerin her birinin kendi özgün algılama düzlemlerinin oluşum ve ayrışım süreçlerinden, bu süreçlere yol açan bireysel ve toplumsal nedenlerden yola çıkılarak şair-şiir-okur sacayağına dair derin bir çözümlemenin yapılacağı apayrı bir makaleye kapı aralar.

Evet, döndük başa. Elimizde ne var, “gece” sözcüğü. Nedir? Bir soyut isim.
Bir diğer sözcüğümüz nedir? “Gömlek” sözcüğü. Bir somut isim.

Bu iki sözcük arasında örnekseme (analoji) yoluyla ilinti kurup bir “poetik imge” oluşturacağız. Sadece bu örnekteki gibi soyut-somut sözcük kombinasyonuyla değil, somut-somut, somut-soyut, soyut-soyut, soyut-somut kombinasyonlarıyla da iki (en az iki) sözcük arasında örnekseme yapılarak “poetik imge” kurulabilir.

İlk örneğimizde isim + isim kombinasyonu üzerinden bir poetik imge kuracağız. Ayrıca isim + fiil veya fiil + isim kombinasyonu ile de poetik imge kurabiliriz. Bunu da ikinci örneğimizde ele alacağız.

Şematik olarak ifade edersek,

gece......doğal sözcük

gece + x= gecenin gömleği……………..birbirinden anlamca uzak iki sözcük arasında örnekseme (analoji) yoluyla kurulan poetik imge

yz + gece +x = Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği……………zincirleme poetik imgeler ile oluşturulmuş bütün dize.

Dizeyi, zincirleme etkiyi oluşturan alt birimlere ayırırsak:

1- gecenin gömleği
2- yırtıldı gecenin gömleği
3- Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği

gece + x = “gecenin gömleği” = poetik imge (Doğal dilin yapıtaşlarından iki sözcük arasında örnekseme yoluyla, konvansiyonel mantığın ötesinde, kendi içsel mantık paradigması şair öznenin bilinç ve bilinçaltının bileşkesine dayalı olan ve şiir/ sanat tarihinde ilk kez kullanılan özgün ilinti, poetik imgeyi ortaya çıkarır. Doğal dil içinde “gecenin gömleği” diye bir ifade yoktur. Gece, gömlek giymez elbette, soyut bir kavrama somut bir özellik atfettik burada, ama ilk kez yapılan, sadece bize ait, özgün bir atıf ve bu atıfla oluşan poetik imge, sözlü veya yazılı olarak kendisini alımlayan her bir bireyde farklı ve yepyeni izdüşümlere yol açacaktır. Her bir alımlayıcı öznedeki nihai izdüşümler, poetik imgenin şair öznenin zihnindeki yaratılma sürecinde ve daha önemlisi şair öznenin poetik imgeye birikme sürecinde, şairin zihninin içkin olarak hedeflediği izdüşüme yakın veya uzak olacaktır. )

z + gece +x =“yırtıldı gecenin gömleği” = zincirleme poetik imge (Poetik imge, konvansiyonel mantığın sınırlarını aşan yeni bir söyleyiş ortaya koymuştu, “gecenin gömleği”, buna bir fiil sözcüğü olan “yırtılmak” sözcüğünü ekledik, ortaya “zincirleme poetik” imge çıktı. Doğal dil içinde elbette “gecenin gömleği” diye bir ifade yoktur, hele ki bunun “yırtılması” diye bir ifade hiç yoktur.  Somut bir nesneye, yani “gömleğe” dair fiziksel bir durumu, “yırtılmak” edilgen fiilini, soyut bir kavrama dair sözcüğe, yani “gece”ye atfettiğimizde, zincirleme poetik imgeyi kurmuş olduk.

yz + gece +x = “Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği”…zincirleme poetik imgeler ile oluşturulmuş bütün dize (Bir önceki poetik imge zincirine, bu sefer de “Aşk’a yırtılmak” ifadesini katarak yeni bir poetik imge daha elde ediyoruz. Doğal dil içinde, “aşka yırtılmak” diye bir tabir yoktur elbette, konvansiyonel mantığa dâhil değildir, bizim kurduğumuz kendimize özgü üst dil (metalanguage) içinde realize olmuş ve poetik imgeyi oluşturmuştur.

Nihai Sonuç: “Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği”. Soldan sağa, sağdan sola toplasan topu topu 4 kelime, ama ne çok katman var içinde, zincirleme kaç iç içe imge.

Bir başka örnek üzerinden devam edelim. Bu seferki isim + fiil kombinasyonu olsun:

İsim sözcüğümüz: sokak
Fiil sözcüğümüz: ağlamak

ağlamak…..doğal sözcük

 x + ağlamak = sokağa ağladım….poetik imge (Bu sefer, önceki örnekten farklı olarak, bir somut isim ile bir fiil arasında örnekseme yoluyla ilinti kurduk. Doğal dil içinde “sokağa ağlamak” diye bir tabir yoktur. Doğal dilin sıradan yapıtaşlarını, yani herkes için aynı izdüşüme sahip olan iki sözcüğü alıp doğal dilin dışında ve üstünde, konvansiyonel mantığın dışında ve ötesinde bir kombinasyonla bize özgü yeni bir dilin yapıtaşlarına dönüştürdük.)

x+ ağlamak + z= sokağa ağladım heveslerimi……….zincirleme poetik imge

x+ ağlamak + y + z= sokağa ağladım mor heveslerimi……….zincirleme poetik imgeler bütünü dize.

Tam da burada “Kral çıplakkk!” diye samimiyet ve cesaretle haykıran çocuk gibi şu soru sorulabilir: “E, iyi madem, biz de birbirleriyle alakasız ne kadar sözcük varsa, yan yana koyalım, biraz üstünde kafamıza göre düzenlemeler yapalım, ne de olsa mantık ve gramer kurallarıyla da sınırlı değiliz, uydur babam uydur, Şiir bu mudur yani?”.

Onu da yapanlar var günümüzde şiir niyetine, “postmodern” şairler. Bu noktada, daha önceden yazdığım makalelerimden birinden alıntı yapacağım:

“Post-modernist şiir, şiirde anlam’ı ve anlak'ı hiçleyerek, şiiri sadece sözcük ve harf oyunlarına indirgeyen ve şair öznenin bilinçaltını dışavurumundan öteye geçmeyen şiir türüdür. Eklektik olarak sürrealizm, dadaizm, letrizm gibi akımların etkilerini içinde barındıran post-modernist şiir, öteki'lerle empati kurmayı ve bunu yansıtmayı önemsemeyen ve dolayısıyla da okur tarafından özdeşlik kurul(a)mayan, hayatın şair öznenin bilincinden dönüştürülerek yansıtılmadığı, ancak şairin içsel bunalımlarının şımarıkça dışavurumundan öteye geçmeyen bencil ve şımarık bir metinsel oyundur. Bu şiirlerdeki insan, sadece bir plastik malzemedir. Yaşayan, umutları, kaygıları, dertleri, sevinçleri olan insan yoktur bu şiirlerde. Sadece şair öznenin kendisi ağırlık merkezidir, sadece kendi yarasını yansıtmak kaygısındadır, sadece kendisi anlamlı ve önemlidir çünkü kendisi için. Temel çelişki ise, bunca bencilliğin içinde şiirlerini “okunmak” üzere yayımlamalarıdır. Okuru umursamayan bir şiir anlayışında yazanların, “okunmak” talebiyle, yazdıklarını matbu ya da sanal ortamda paylaşması, dergilerde ya da kitap halinde yayımlaması ise, kendileriyle çelişkiye düşmelerine neden olan gülünç bir durumdur.
 
Son yıllarda kimi dergilerin ağırlık merkezini oluşturduğu “görsel şiir” anlayışı da, gene insanı merkez almayan, okur tarafından özdeşlik kurulmasını önemsemeyen, şiirden anlam’ı ve anlak’ı dışlayan yapısıyla, post-modernist şiir algısına dahildir. Ne var ki, harf kombinasyonlarının ve şekillerin, sadece bilgisayar aracılığıyla üretilmesi üzerine kurulu, aslen tipografik bir oyun olan bu şiir(!) anlayışı, temelde, şair özne tarafından üretilmiş yazılı metnin okur tarafından metin üzerinden okunması paradigması üzerine kurulu 
şair-şiir-okur ilişkisinin dışında olduğu, şiirden çok görsel sanatların ilgi alanında değerlendirilmesi gerektiği, nesnel gerçekliğin hayattan yansıtılması ile okur tarafından empati ve özdeşlik kurulabilecek yazınsal ürünler olmaktan çok uzak oldukları, ancak geçici bir moda olmaktan öte varlıklarını sürdüremeyecekleri çok aşikar olduğundan dolayı, kanımca üzerinde çok fazla durulması gereken bir yapılanma olmamaktadır.”

Post Modernist Şiirler(!) Sirki/ Serkan Engin/BirGün Kitap Eki Sayı 100, 2011/ Afrodisyas Sanat Sayı 27-28, 2011/ İnsancıl Dergisi Sayı 263-264,  2012

Zurnanın zırt dediği nokta, “denge” meselesidir. Ne düzyazı mantığıyla yazılmış cümleleri kırıp kırıp alt alta yazarak, az biraz uyak, redif düşürerek yazdığınız metin şiir olur ne de bilinçaltı kusmuklarınızı kağıda döküp zırvalayarak şiire ulaşabilirsiniz.

İmgeleriniz, kolektif bilinçaltına, onun çekirdek yapıları arketiplere erişebilmeli ve izlek olarak, sizin biricik kişisel yaşantınızın ötesinde başka başka birey ve toplulukların ortaklaşa yaşadıkları realiteleri imleyen yapıda olmalıdır. Ancak o zaman, yani kendi bireysel varoluşunuzda sıkışıp kalmayıp ötekiler’in de şiir düzleminde dili olabiliyorsanız, yaşayan ve devinen “sahici” şiirler yazabilirsiniz.

SERKAN ENGİN
Yaşam Sanat Dergisi, Eylül 2014

Read More

9 Eylül 2014 Salı

BÜTÜN KEDERLER FORA



BÜTÜN KEDERLER FORA

Bugün bağışladım bana zûlmetmiş tüm kadınları, annem dâhil, hatta Y. bile “hariç değil”. Hak ettiklerinden falan da değil, ben lûtfettiğim için, kalbim hafiflesin için. Bugün ipini koyverdiğim kırmızı bir uçurtmadır kalbim; kadim kederlerim hükümsüzdür. Yakışıklı hüznümüz her dem bâki.

Bildim ki bâki olan bir Aşk imiş bizden bağımsız, bu alemde. Vira bismillah iç kanamasız yeni denizlere.

Serkan Engin

Eylül 2014
Read More

27 Haziran 2014 Cuma

UYANDIM ŞİİR İLE



UYANDIM ŞİİR İLE

“uyandım şiir ile
sildim gözlerimden sızan hasret dizelerini
adının harfleriyle öptüm yanağını yeni günün
kalbimi sabır burcuna ayarladım…”*

uyandım şiir ile
küstüm kalabalığımı dolduran pencerelere
hüznümü döven rüzgarın dolarken şiirime
seni severek iyileşti saatlerim.

uyandım şiir ile
kızaran ömrüme bıraktığın öpücüklerini
hiçlik’ten koparırken ses çıkarmadı sartre
zamandan bağımsız yaşadığım sürgünün
şiirini değdirdi dudaklarıma.

uyandım şiir ile
zamanın gergefi dokurken bizi aynı gezegene
kalbinin gönderine aşkı çektim deniz şefkatinde
isminle hayata açıldı kapım.. ey ruhum !
yazarak gebe kaldın sevgilime…

NİSA LEYLA
*Serkan Engin

Afrodisyas Sanat Dergisi
Sayı 45, Mayıs - Haziran 2014


Read More

12 Haziran 2014 Perşembe

BOŞANALIM ARTIK TÜRKİYE


BOŞANALIM ARTIK TÜRKİYE
(Allen Ginsberg ve k. İskender’den araklama içerir)

Boşanalım daha da çirkinleşmeden ilişkimiz
Şiirler bende kalsın, kırık heveslerimin velayeti sende
Çok aç kodun ya beni, götüne sok şimdi gemiciklerini
Kutu kutu pense oynatmadın ki bize hiç tomar tomar dolu içi
Biz canım hani, iyi tanırsın, 14 yaşındayken Lice’de roketle patlattığın
12 yaşında 13 kurşunla taradıkların, sabahın ayazında
Yollara dökülüp ekmek kavgası verenler, ekmek almaya giderken
Vurulan çocuklar hani, senin gebeşlerinin
İşkembelerini şişirenler, yani ne önemimiz var, sen emret
Şak diye gebeririz biz gene maden ocaklarında, inşaatlarda, fabrikalarda,
Siktir et, ne hükmümüz var ki zaten kâr marjı karşısında, 
Hani biz işte yahu,
Mutluluğu kayıt dışı yaşayıp sigortasız sevişenler,
Iskalanmış gençliklerini yarına buruşturup sana yeni köleler üretenler
Kravatlı gavatların fark etmeye dahi tenezzül etmediği
Çöpten karton toplayarak çocuklarına bakan kadınlar,
Çeyizlerine taksitle hüzün iliştiren tezgâhtar kızlar,
Döve söve arabeske ve intihara biriktirdiğin çırak çocuklar,
Boynundaki göt içi kadar işporta tablasında
Koca ailesinin açlığını ertelemeye çabalayanlar,
“Biz allahın üvey çocukları, arkasızlar...”
“Biz sökük düğmeliler, şezlongsuzlar, şarapsızlar;” *

Kutunu açıyorum Türkiye, başka seçimin yok
Sarı kızın tezeği çıkıyor ortaya, afiyet bal şeker olsun
Beni ya kederle örülü bir şiire gömersin
Ya da boşayacağım seni ilk fırsatta
And olsun!

Serkan Engin
Haziran 2014


* Yılmaz Odabaşı (Allahın Üvey Çocukları)
Read More

7 Mayıs 2014 Çarşamba

İslam Ekseninde Özgürlükçü Sol'un Eleştirisi


İSLAM EKSENİNDE ÖZGÜRLÜKÇÜ SOL'UN ELEŞTİRİSİ

“Bütün eleştirilerin ön koşulu dinin eleştirisidir.” Karl Marx

Demokrasi adına İslamcılardan yana tavır almak, İslam şeriatının varoluşunu desteklemek, örgütlenme, güçlenme ve iktidarı ele geçirme emellerini beslemek demektir ki o şeriat, iktidarı her açıdan tamamen ele geçirmesi halinde, içsel yapısı gereği, İslam teolojisi gereği, ilk önce sizin tüm özgürlüklerinizi elinizden alacak, sizi asacak, hapse atacak, sürecektir. Tıpkı İran'da“İslam Devrimi”! sonrasında yaşandığı gibi. İlk asacakları da demokrasi adına İslamcıların siyasi faaliyetlerinin var olması gerektiğini savunan “kafir” solcular olacaktır ki tam da öyle olmuştur zaten İran'da bilindiği üzere. İslam'ın bizzat kendisi demokrasi düşmanı, özgürlük düşmanıdır. Somut örneklerini, Afganistan'da, İran'da, Suudi Arabistan'da, Somali'de, Nijerya'da her gün yaşanan sayısız olayda görebilirsiniz. Size “Ama gerçek İslam bu değil” diyen cahillere de sakın aldanmayın, çünkü asıl İslam tam da budur. İslam fıkıhı, recmi, homofobiyi, hırsızlık edenin elinin kesilmesini, pedofiliyi, yani küçücük kız çocuklarına zorla nikah kıyılıp onlara tecavüz edilmesini, savaşlarda “ganimet” sayılan esir kadınların seks kölesi yapılmasını, kadının kocasının malı olan ve ona hizmet etmek için var olan ikinci sınıf bir yaratık olduğunu, pedofili konusunda Muhammed'in baz alınması gibi, gene eşlerinden biri öldükten hemen sonra “yanına yatan”!, yani cesede tecavüz eden Muhammed'i baz alarak nekrofilinin hak sayılmasını, yani ölümünden sonra 6 saat içinde kocanın ölü karısıyla cinsel ilişki kurabileceğini Muhammed'in “sünnet” denilen eylemlerine dayanarak savunan, dinden dönenleri öldürmeyi emreden, kendinden olmayanları, “kafir” ilan ettiklerini, öldürmeyi, kadınlarına tecavüz etmeyi, mallarını ve topraklarını gasp etmeyi kendilerine hak ve görev sayan bir yapıdadır, yani neresinden bakarsanız bakın İslam, bir insanlık suçudur. Suçun da özgürlüğü olmaz, olamaz, olmamalıdır da. Nazi Almanyası öncülüğünde, Avrupa'da yaşanan korkunç katliamlardan sonra artık Rasizm, yani ırkçılık, bir düşünce alternatifi, bir siyasi görüş seçeneği olarak değil, bir insanlık suçu olarak kabul edilmektedir uygar dünyada ve bu ülkelerde asla rahatlıkla Nazizm propagandası yapamazsınız, ağır cezai karşılığı vardır çünkü. En az Nazizm kadar insan haklarına aykırı ve katliam, tecavüz, gasp azmettiriciliği potansiyelini içsel olarak yapısında, özünde barındıran İslam da Nazizm gibi yasaklanmalı, her türlü faaliyetine son verilmeli ve propagandacıları nefret suçu, cinayete, tecavüze, gaspa azmettirme suçu, insan haklarına aykırılık ve insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında yargılanmalıdır.

Hal böyleyken, demokrasi adına İslamcılardan yana tavır alan gafil solcular da var ne yazık ki. Politik yapısı itibariyle, sınıf mücadelesine koşut olarak ezilen cinsel ve etnik kimliklerin mücadelesini de savunan, bunu “olması gereken” sosyalist tavır olarak benimseyen “Özgürlükçü Sol” yaklaşımı, çoğu açıdan görece en doğru bulduğum siyasi yapı olmakla birlikte, başta Ufuk Uras olmak üzere, demokrasi adına İslamcılara arka çıkanların gafletinden ötürü uzak durmayı tercih ettiğim bir yapıdır.

Ne var ki Lenin'in de Marx'ın da din konusundaki çözümlemeleri, eksik değerlendirmeler yapmış olmaları nedeniyle hatalıdır. Çünkü enternasyonalist bir sınıf mücadelesini savunurken, din çözümlemesinde, dine karşı tavır almada sadece Hristiyanlığı baz almış olmaları büyük bir eksikliktir. Komünist Manifesto'da din olgusuna karşı sadece ve sadece “kilise” baz alınarak yapılan çözümlemeler doğrultusunda tavır alınmıştır. Her ne kadar Marx'a dair “din kitlelerin afyonudur” sözü popüler olsa da (afyon o dönem hastalıklarda ağrıları, acıları dindirmek için ilaç olarak da kullanılıyordu) aynı cümlenin başındaki kısım genelde es geçilir. “'Din, ruhsuz koşulların ruhu, çaresiz mazlum kulların ahı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir.” derken Marx, sadece “size tokat atana öbür yanağınızı çevirin” diyen İsevi teoloji üzerinden dini yorumluyor ve acı çeken cahil halkın ağrılarını dindiren bir ilaç olarak gördüğü dine karşı “anlayış” gösterme tavrı içine giriyor, çünkü kadınları taşlayarak öldüren, pedofiliyi -nekrofiliyi savunan, kendinden olmayanları öldürmeyi hak sayan ve benzeri pek çok insanlık dışı kuralları, emirleri olan İslam'ın teolojik özüne dair hiçbir şey bilmiyor, okumamış araştırmamış, gerek görmemiş çünkü, bir yandan dünyanın tüm ülkelerindeki işçi sınıfını örgütlenmeye çağırırken. “Bütün eleştirilerin ön koşulu dinin eleştirisidir” diyen Marx, ne yazık ki “bütün dinleri” eleştirmemiş ve böylece din olgusuna karşı eksik ve hatalı tavır sergilemiştir. Körü körüne Marx'tan fazla Marksist olanlar da hiç sorgulamadan aynı çizgide yürümeye devam etmektedirler tabi.

“Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle şu sözlerle belirtirler: "Din, kişinin özel meselesi olarak görülmelidir." Ancak herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için, bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet söz konusu olduğunda, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz düşünüldüğünde, dini kişisel bir sorun olarak görmemiz söz konusunu olamaz.” der Lenin. Hristiyanlığın o dönem gelmiş olduğu aşamada, yüzlerce yıl önce yaşanmış reform mücadelesi ve akabinde rasyonalizmin, bilimin, sanatın, felsefenin özgürce gelişebilmesi sürecinde kitleler için varlığı bir “İslam şeriat devleti” kurulması gibi bir tehlike taşımayan Hristiyanlık üzerinden bakarsanız din olgusuna diğer dinleri hesaba katmadan, özellikle İslamiyetin teolojisini hiç araştırmadan böyle Lenin gibi konuşursanız, tabi ki din olgusuna ateist sosyalistler olarak doğru tavrı almada gaflete düşersiniz. Lenin gibi “Devlet söz konusu olduğunda, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz.” dersiniz böylece, ama dünyadaki dinler sadece Hristiyanlıktan ibaret değildir ve Hristiyanlık gibi bir reform sürecini halihazırda hiç yaşamamış, Afganistan, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerde yaşananlardan görüleceği üzere “taş devrini” aşamamış ve yapısı gereği aşması da zaten mümkün olmayan ve kendinden olmayanları öldürmeyi, onlara tecavüz etmeyi, malını parasını toprağını gasp etmeyi hak ve görev sayan İslam'a karşı sosyalist devletin “din kişisel meseledir” diyerek kenara çekilmeye, böyle bir gaflet içine düşmeye hiç hakkı yoktur, olamaz, tabi hiçbir sosyalistin de.

Dönelim Özgürlükçü Sol'a...Demokrasi adına İslam'a arka çıkmak, “kasabın bıçağını yalayan aptal dana” olmaktan farksızdır, siz yalamaya devam ettikçe, o bıçak er geç boğazını keser...

Artık gafletten uyanın...

Serkan Engin
Kasım 2013

Read More

4 Mayıs 2014 Pazar

İslam ve Ermeni Soykırımı


İSLAM VE ERMENİ SOYKIRIMI

Batı’da dile getirdiği gibi, Ermeni, Süryani, Keldani, Nasturi, Pontus Rum soykırımları, aslında birer "Hristiyan soykırımıydı". Karşı cephede de zaten "Müslüman" Türkler ve Kürtler vardı. Bu soykırımların sosyal-vicdani dayanağı, İslam'ın Müslümanlara, tüm "kâfirleri" öldürme, onlara tecavüz etme, mallarına ve topraklarına el koyma hakkı tanımasına bağlıydı.  Soykırımı fiilen işleyen teşkilat-ı mahsusa çetelerindeki caniler ve komşularını, yani gayrimüslimleri öldürüp kadınlarını seks kölesi yapan, mallarını, evlerini, dükkânlarını yağmalayan Türkler ve Kürtler, kendilerine soykırım emrini veren, devletin başındaki İttihatçiler gibi “milli şuur” ile dolu değillerdi henüz. Dolasıyla Ermeni, Süryani, Keldani, Nasturi, Pontos soykırımlarında aktif olarak rol alanlar, seve seve katliamları işleyenler, bütün bunları, “Türk nasyonalizmine” hizmet gereği yapmadılar. Kendilerini “Türk” veya “Kürt” olarak değil “Müslüman” olarak tanımlayan köylülerdi bunlar. Ticaret ve zanaat ise gayrimüslimlerin uğraş alanıydı ve dolasıyla onların paraları ve malları çoktu.

İttihatçilerin katliam emri, 2 bin yıldır yağmacılıkla geçinen, Anatolya’da ise ancak çiftçilik ve hayvancılık yapmayı becerebilen Türkler için bulunmaz nimet oldu. Emirden öte, taşmaya hazır selin bendini yıkmak oldu, devletin katliam talimatları, çünkü hem yağma fırsatı doğmuştu hem de burunlarının dibinde parayla oynayan “gâvurlardan” hınç alacaklardı.

Binlerce yıldır bölgede yer alan ve gene Türkler gibi, çiftçilik ve hayvancılık mesleklerinin ötesinde hünerleri, deneyimleri ve tarihsel birikimleri olmayan Kürtler için de din kardeşleri Türkler gibi sevinme zamanıydı, çünkü “gâvurun” mallarına konabileceklerdi.

Güya, “bin yıldır” kardeş kardeş yaşadıkları gayrimüslimleri, sırtlan sürülerinin iştahı ve vahşetiyle hiç acımadan, hatta zevkle parçaladılar Müslüman Türkler ve Kürtler. Göz koydukları, kıskanmakta oldukları Ermeni, Süryani, Keldani, Nasturi, Pontos mallarına, dükkânlarına, evlerine el koydular. Kadınlarını da İslam’ın emrettiği üzere “ganimet” malı saydıkları için ya seks kölesi ve domestik köle olarak kendi evlerine, haremlerine tıktılar ya da üç otuz paraya köle pazarlarında sattılar.

İnsanlık onurunun korkunç şekilde ayaklar altına alındığı bu vahşet döneminin failleri, hiçbir vicdan azabı duymuyorlardı, aksine çok mutluydular, çünkü bu iğrenç eylemleri gerçekleştirdikçe İslam’ın Allah’ına daha layık, iyi birer mümin oluyorlar, sevap işliyorlardı. Böylece, toplu seks (huriler) ve açık büfe meyhane (kevser şarabı nehirleri) içeren cennetlerine daha da yaklaşıyorlardı.

Bu korkunç vahşetleri işlerken değil devlet ya da Allah katında yargılanmak, suçlanmak, kınanmak, “sevap” işlediklerini düşünerek, devletin ve Allah’ın emirlerine uymanın rahatlığı, iç huzuru, hatta keyif içindeydiler.

Allah’tan ve devletten aldıkları emir ile kadınlara, küçücük kız çocuklarına tecavüz ettiler. Devletin ve “barış dini” İslam’ın izniyle çocukları canlı canlı yakıp insanları acımasızca katlettiler.

Çünkü onların Allah’ı, kendi dinlerinden olmayanlara karşı çok acımasızdı.

Serkan Engin
Mayıs 2014



Read More

28 Nisan 2014 Pazartesi

Sınıf Kini ve Küçük Burjuva Sosyalistler(!)


Sınıf Kini ve Küçük Burjuva Sosyalistler(!)

“Biz allahın üvey çocukları, arkasızlar.../ Biz sökük düğmeliler, şezlongsuzlar, şarapsızlar;/ biz kozalarından kovulmuş ipek böcekleri...” Yılmaz Odabaşı

Bir sosyalist partide üst düzey yönetici biri, ismi lazım değil, “Ayaktakımı” başlığıyla, Pera’nın barlarından birinde “konsept” parti düzenledi ve gayet pervasızca bunun reklamını yapıyordu internette. Bu tip sosyalistlere! iki çift lafım var.

Sınıf kini olmayan devrimciler!, ancak sizler gibi, küçük burjuva ailelerinden çıkıp sosyalizmi de hobi olarak, sosyal rant kaynağı olarak gören, Pera barlarında devrimcilik oynayan, ağzından "işçi sınıfını" düşürmemelerine rağmen ömürlerinde tek bir gün bile “işçi” olarak çalışmamış, tarım bakanıyken kır işçisi olarak tarlalarda ekin biçmeye giden Che'yi bu açıdan hiç örnek almamış, ama Che'yi anmadan durmayan, halihazırda Küba'daki milletvekillerinin senede bir ay beden işçisi olarak çalıştıklarını görmezden gelenlerdir.

Marksizmi kimseye kaptırmayan, ama "Bizim mücadelemiz ancak işçi sınıfının İÇİNDEN çıkılarak başarılı olabilir" diyen Marx'a kulak asmayıp işçi sınıfına "öncü" olma küstahlığını kendilerine hak sayanlardır.

Hayatlarında hiç aç, işsiz, arkasız, kimsesiz, dayısız kalmamış, “allahın üvey çocukları” olmak nedir hiç yaşamamış, işçi sınıfının içinde büyümemiş, işçi mahallesinde hiç oturmamış, babası- amcası- komşusu işçi olmamış, şımarık züppelerdir ve bizim en az büyük burjuvaziye olduğu kadar, sizin gibi devrimcilik oynayan sahte peygamberlere karşı da sınıf kinimiz var.

Artık o züppe, küstah ellerinizi çekin işçi sınıfının yakasından!

Serkan Engin
Kasım 2013
Read More

26 Nisan 2014 Cumartesi

Çocukluğumdan Öpüyorsun Beni


Çocukluğumdan Öpüyorsun Beni*

çocukluğumdan öpüyorsun beni, beyaz
düşlerimden öpüyorsun erik ağaçlarına takılı
bende bahara birikiyorsun sende beni çoğaltarak
serçelerle bir konuyorsun kalbime her sabah sil baştan
en baştan seviyorsun boynu bükük harflerimi, her gün
haylaz dizelerimi umuda ilikliyorsun usulca, ah
kaç kişin birden olayım sevdikçe ben seni, hep öyle
cihanda beni bul bende cihanı severek, “iki
gözüm iki şiir” kalbinin alfabesine başlayalı beri

Serkan Engin
* ”Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.”
Şükrü Erbaş

Read More

15 Mart 2014 Cumartesi

ANNE, BEN IRKÇI MIYIM?


ANNE, BEN IRKÇI MIYIM?

Nil desperandum!

Ermeni Soykırımının kurbanlarından özür dileyen yazımdan ötürü PEN Türkiye Başkanı Tarık Günersel tarafından IRKÇILIKLA suçlandım. 

Peki ben IRKÇI mıyım?..

Söz konusu yazım, “The Insufferable Shame of Being a Turk”http://bit.ly/1kl3iaz

Bunlar da Tarık Günersel'in yazım üzerine hakkımda sarf ettiği sözler:

“Bu yazı, Türk düşmanı ve ırkçıdır ne yazık ki.
...
Kendisini Türk ya da kısmen Türk sayan bir insanın Türkler bağlamında özür dilemesi bir jest sayılabilir. Metindeki haliyle özür dileme imkanı var mı gerçekten?

Adalet arzusuyla başlayan ama nefretin ağır bastığı ve ırkçılığa varan bir metin ne derece etkili olabilir?”


PEN Türkiye Başkanı bile beni, Ermen Soykırımının kurbanlarından özür dilediğim yazıdan ötürü Türk düşmanlığıyla, IRKÇI olmakla suçlarsa, Hrant Dink gibi sokak ortasında vurulmaktan beni kim koruyabilir.

Son nefesime kadar onurlu özür dileyişimin ve yazdığım yazının arkasındayım ve öldürülmekten de hiç korkmuyorum.

Lütfen görüşlerinizi paylaşın, Türk, Ermeni ya da diğer bir etnisiteden olsanız da ve asıl IRKÇILIĞIN ne olduğunu tartışalım.

SERKAN ENGİN
Mart 2014
Read More