7 Haziran 2017 Çarşamba

HER DEM “KİTAPSIZIM” KENDİ YURDUMDA



HER DEM “KİTAPSIZIM” KENDİ YURDUMDA

Ve her dem kitapsız olacağım, öyle öleceğim, asla “matbu” kitabım yayımlanmayacak T.C.’deki herhangi bir yayınevinden, hele ki bir “banka yayınevinden” asla ve kat’a!

Yurt dışında eserlerim matbu kitap formunda basılacak –ben yaşarken ya da öldükten sonra-, tabii benden ya da varisimden basım-dağıtım ücreti alınmadan ve olması gerektiği gibi hakkım olan telif ücreti yayınevi tarafından ödenerek. T.C.’de ise asla matbu kitabım yayımlanmayacak, ölümümden sonra –veya yaşarken- büyük bir yayınevinden yüklü bir telif ücreti teklifi gelse bile. Türkçe’deki tüm eserlerim, sadece, aynı ilkeleri paylaştığım şair-yazar dostlarımla beraber örgütlediğimiz Emeğin Sanatı E-Yayınevi’nden, e-kitap formatında ve ücretsiz olarak yayımlacak, ben sağken de öldükten sonra da… (Bknz: Yayıncılık Devriminin Anatomisi:  http://emeginsanati.blogspot.com.tr/2013/05/emegin-sanatindan-140-merhaba_31.html )

Daha önce defalarca hakkında yazdığım bu konuya dair tekrar bir yazı kaleme alma nedenim, yeni gelişen bir olay üzerinden ilkelerime dair, etik algıma dair bir açıklama yapma zorunluluğu hissetmem ve bu ilkelerin uygulanmasına dair bir örneği, tarihe not düşmeyi gerekli bulmamdır. Çünkü, örneğin, hırsızlığın erdemsizliğinden dem vurmak kolaydır, ama sizin hırsız olmadığınızın asıl kanıtı, kolaylıkla çalma imkanınız varken çalmamanızdır. Örneğin, kapitalizmi eleştirmek sizi kapitalizm karşıtı yapmaya yetmez, elinize sermaye geçtiğindeki eylemleriniz sizin bu düzlemdeki asıl neliğinizi belirler. Yoksul bir öğrenciyken ateşli sosyalizm tarafı olan, sonra para-ün-güç fırsatı bulunca kapitalistin ferişitahı kesilen ne çok dekadan vardır ortalıkta, hele ki “aydın” kesim arasında…
İlkesiz, etik yoksunu kimi şaircikler, yıllardır tekerlerine çomak sokan yazılarımla maddi ve manevi rant kaynaklarını sabote ettiğim şiir baronları -ki bunlar genelde hem yayınevi işletirler, şiir heveslisi gençlerin ya da canı sıkılıp şiire sarkan emeklililerin kitaplarını, kendilerinden fahiş basım-dağıtım ücreti alarak basarlar (Bknz: Vampir Yayıncılığın Anatomisi: https://poetikgerilla.blogspot.com.tr/2011/08/vampir-yaynclgn-anatomisi.html ), hem her yarışmada jüri olurlar, hem her yazınsal etkinlikte baş rolde oynarlar, vs.- hakkımda, arkamdan şöyle konuşuyorlardır: “Bırak ya, parası olsa koşa koşa gider kitabını bastırır, adam züğürt işte, kedi eremediği ciğere hesabı çamur atıyor” vs…

Birkaç gün önce, romanlarını ve şiir kitabı İngilizce’ye çevirdiğim, yazar-şair-ressam dostum Thalless Al Rhazess, benim bütün şiirlerimi, yani üç şiir e-kitabımda yer alan tüm şiirlerimi, “toplu şiirler” formatında, matbu kitap olarak yayımlatmak için finansman sağlamayı teklif etti, hem de yıllarca gurbette çalışarak edindiği birikiminden. Kırmamaya çalışarak, önceki yazılarımı ve bu yazılarda yer alan ilkelerimi anımsatarak, kibarca teklifini REDDETTİM. Bu teklifi kabul etseydim, Büyük İskender’in “Dile benden ne dilersen” teklifine, “On bin altın ver, yeter” demiş bir Diyojen olurdum ve bu Diyojen artık bildiğimiz Diyojen olmazdı. Kinik filozoflar arasında söylemi ile eylemini en iyi örtüştürmüş bu adam, kendisiyle çelişmiş, kendini inkar etmiş, kendini hiçlemiş olurdu ve kimse bu adama çağlar boyu saygı duymazdı, kimse adını anımsamazdı bile.

Thalless Al Rhazess dostumdan izin almadan bu açıklamayı yapıyorum, kendisi beni hoş görsün, ama izin almak isteseydim, muhtemelen, sahici yardımseverliği, sahici mütevazılığı gereği, yapmak istediği ve yapmış olduğu iyiliklerin ifşa edilmesinden hicap duyacaktı, övülüyor görünmek istemeyecekti. Benim bu yazıyı kaleme almamdaki amacım da kendimi övmek değil, dediğim gibi, amacım tarihe not düşmek. Pek çokları, kendi cebinden para ödeyerek kitaplarını bastırırken, ben matbu kitabımın benden ücret alınmadan basılması teklifini, ilkelerim gereği REDDETTİM.

“Bunu yazsın cihan da hartasına…”

SERKAN ENGİN

6 Mayıs 2017
Read More

22 Mayıs 2017 Pazartesi



AÇLIK GREVİ ve ÖLÜM ORUCU EYLEMLERİNE AYRIKSI BAKIŞ

Bir beyefendi Açlık grevinden mi korkuyordunuz! Açlık grevindeyiz!! yazmış facebook sayfasına. Ya, kusura bakmayın, daha fazla tutamayacağım kendimi, kimse kırılmasın ama senin açlık grevinden neden "korksunlar" ki "geberin ulan" derler içlerinden...

Çoğu kişiye ters gelecek açlık grevi ve ölüm orucu hakkındaki görüşlerim –ki tüm düşünce kalıplarını sorgulayan bilincim gereğidir-, bir düşünün bence üstüne: Temelden yanlış bir tavır bence açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri. "Bana oyuncağımı geri vermezseniz, ben de yemek yemem işte" diyen çocuğun tavrıyla aynı düzlemde. O çocuğun istediğini alma şansı var, anne-babasına nazı geçebilir, ama senin düşmanın olan, seni düşmanı olarak gören iktidar neden umursasın ki sen aç kalacakmışsın, açlıktan ötürü sağlığın bozulacakmış hatta ölecekmişsin diye. "Geberin ulan" derler içlerinden. Ne gibi bir yaptırımı olabilir ki "hakkını almak" amacıyla bu eylemleri yapmanın: Hiç! Somut hiçbir kazanımı olmaz, çünkü senin aç kalmanın hatta açlıktan ölmenin iktidarın çıkarına ters düşmesi söz konusu değil. O zaten kendi tabanına uygun hareket ediyor, onlar da, yani iktidara oy verenler de "Geberin ulan" diyorlar hem içlerinden hem dışlarından. Tam tersine bu eylemlere "prim vermemek", yok saymak, hatta gerek görürlerse şimdi olduğu gibi şiddet kullanarak müdahale etmeleri kendi tabanlarının hoşuna giden, oy kaybına yol açmayı bırakın, belki biraz da artmasına neden olabilecek bir durum ("F Tipi karşıtı açlık grevleri F Tipi uygulamasını önleyebildi mi?", "80 darbesi sonrasındaki tek tip elbise karşıtı açlık grevleri bu uygulamayı önleyebildi mi?" diye de sorun kendinize...)

Nedir peki somut kazancı bu eylemlerin? Uluslararası kamuoyu ile iktidar üzerinde dolaylı baskı mı? İktidarın başındaki zatın daha önce uluslararası alanda ağırlığı olup da kendini eleştiren politikacılara ve entelektüellere karşı tepkileri de malum, yani hiçbir baskı unsuru oluşturmaz iktidarın üzerinde bu dolaylı etki...Hele ki bu somut örnek üzerinden gidersek "işe geri alma" talebinin kabul edilmesi, on binlerce Fetöcü'nün de işe geri dönmek için bunu referans göstererek hukuki dayanak bulmasına veya benzer eylemler yapmasına yol açacaktır ki iktidarın asla buna kapı açmayacağı da ortada...Nedir peki somut sonuç alınabilecek yol, elbetteki hukuki yol. İç hukuk şu anki OHAL dönemi itibariyle izin vermiyorsa AİHM'e başvurursun ve sonucunu da mutlaka alırsın. Ha işe geri almazlar belki ama tazminatını ödemek durumunda kalırlar ki özel sektördeki sıradan bir işten çıkarma durumunda da zaten çoğu işveren, iş mahkemesinin işe geri alma kararını uygulamak yerine tazminat ödemeyi seçer.

"Türk'ün Türk'e propagandası" diye güzel bir tabiri vardı Çetin Altan'ın, bence bir de "Solcunun solcuya propagandası" kavramından da bahsetmeli...Birey sürekli aynı kendi içine kapalı organizasyonun içinde olunca -ister dini tarikat olsun ister sol örgüt veya parti- bir algı körlüğü oluşuyor. Dinci ise sanki şeriat isteyen çok sayıda insan varmış algısına, solcu ise kendileri gibi düşünen çok sayıda insan varmış algısına saplanıyor, kuş bakışı ülkenin sosyo-politik durumunu göremiyor, nesnel değerlendiremiyor, birbirlerini gaza getiriyorlar, ya "Zafer İslam'ındır!" diyerek ya da "Direneceğiz kazanacağız!" diyerek. Ne kazanacaksınız yahu! Hesap ortada, akıl-mantık ortada, ama sol hamaset de koca koca adamları, üniversite mezunu insanları bile aptala çeviriyor ne yazık ki...Ya da hiç yakıştırmak istemiyorum ama kimileri "sokak eylemi bağımlısı", beyinleri dopamin-adrenalin ihtiyacını bunlara endekslemiş zaman içinde, ya da daha kötüsü "dostlar eylemde görsün" tavrıyla medyada yer alıp egolarını beslemekten kendilerini alıkoyamıyorlar...

Amacım kimseyi kırmak ya da itham etmek değil, ama meseleye bir de bu açıdan bakın isterseniz...

Serkan Engin

22 Mayıs 2017
Read More

11 Haziran 2016 Cumartesi

Kan Revan Unut


KAN REVAN UNUT

Beni senden unutsunlar, seni alnımın karasından
Sen de unut artık ilk tanıştığımız yerden beni
Sonra baharın sol anahtarı olsun kırlangıçlar
Mazgallardan akıp gitsin dünün kanlı notaları
: Kan revan unut artık ilk sevdiğin yerden beni
SERKAN ENGİN
2011
Read More

8 Mayıs 2016 Pazar

BARBAR VE BAYAN PAPATYA


BARBAR VE BAYAN PAPATYA

Ermeni, Süryani ve Rum soykırımlarının tüm kurbanlarına atfolunur...

Evet, haklısın Bayan Papatya, açgözlülüğün
vahşi rüzgarlarıyla geldiler, hunharca
boğazladılar tüm masum harfleri
Zarafet'in duvarına yazılı, bebekleri bile
diri diri yakarak, henüz daha çoğu
bir oyuncak bile edinememişken, dayanılmaz
bir son sekansı olan kısa metrajlı ömürlerinde

Evet, haklısın Bayan Papatya, merhametsiz
sırtlan sürüleriydi onlar, tüm zamanların en büyük şeytanı
Irkçılık'tan doğan, eğri kılıçlarının kabzasında
kanlı Kuran ayetleri, daha çok “kafir” öldürdükçe
kendilerine cennet vaat ederek vahşetlerini besleyen

Onlar ki vicdansız apoletlerin uşaklarıydı
Onlar ki kendi açgözlülüklerinin ve gaddarlıklarının kölesi

Evet, haklısın Bayan Papatya, küçücük kız çocuklarına ve kadınlara
gaddarca tecavüz ettiler, göğün utançtan kızaran yüzünü yırtan
çığlıklarına aldırmadan, kasıklarında aynı korkunç ayetler
ve pezevenk apoletlerin merhametsiz izni, rezil bellerinde

Onlar ki vicdansız apoletlerin uşaklarıydı
Onlar ki kendi açgözlülüklerinin ve gaddarlıklarının kölesi

Ve ne yazık ki, ah ne yazık ki
onlar atalarımdı benim
insanlığın yüz karası
en yırtıcı orduları dünya tarihinin

Şimdi, çok zor elbette, doğduğum gün alnıma yazılmış
Barbar” yaftasını silebilmek, zor elbette “Vahşi”
olarak anılmaktan kurtulmak, her ne kadar şahsen ben
karınca dostlarını evde toz şekerle besleyen
bir adam olsam da, açıklaması ne kadar da zor
bir serçenin kanadını bile incitmemiş biri olduğum gerçeğini.
Biliyorum Bayan Papatya, çok zor beni ailenle tanıştırman,
sonsuza dek birlikte yaşamak istediğin adam olarak.

SERKAN ENGİN

* Orijinali Serkan Engin tarafından “Barbarian and Ms Daisy” adıyla İngilizce olarak kaleme alınmış ve 2014'te “Armenian Poetry Project” bünyesi dahil edilmiş şiirin Türkçe'ye çevirisidir. Edebiyat tarihinde, bir Türk şair tarafından Ermeni Soykırımı hakkında kaleme alınan ilk ve tek şiirdir.


Read More

31 Aralık 2015 Perşembe



2015 Serkan Engin Enternasyonel Poetik Oto-Almanağı


Ocak:

Serkan Engin'in Ermeni, Süryani, Pontos Rum Soykırımı kurbanları için İngilizce olarak kaleme aldığı ve Ermeni asıllı Amerikalı şair Lola Koundakjian
yönetimindeki “Armenian Poetry Project” bünyesinde yayımlanmış olan “Barbarian and Ms. Daisy” adlı şiir, İsveçli şair Yael Hanson tarafından İsveççe'ye çevrildi.


Nisan:

Üç ayda bir yayımlanan ABD merkezli uluslararası edebiyat dergisi “Typoetic.us Literary Magazine”, 3. sayısında Serkan Engin'e ait "Imagist Socialist Poetry and Objective Reality" adlı poetik yazıyı, "There is no God except Me" (Benden başka ilah yoktur) ve “The G Point of the Night” (gecenin G noktası) adlı şiirleri hep birden yayımladı.


Mayıs:

Serkan Engin’in "I Kissed You With Sparrows" (Serçelerle Öptüm Seni) adlı şiirinin yer aldığı uluslararası tematik şiir antolojisi "Poeming Pigeons" (Güvercinleri Şiirlemek), ABD'de Portland, Oregon'da 4 Mayıs akşamı bir kutlama töreniyle yayına çıkartılıp okurlara sunuldu.


Haziran:

Serkan Engin’in şiir teorisi düzleminde yazdığı "Imagist Socialist Poetry and Objective Reality" (İmgeci Sosyalist Şiir ve Nesnel Gerçeklik) ve “What is Poetic Image?” (Poetik İmge Nedir?) adlı iki makalesi birden, üç ayda bir yayımlanan ABD merkezli uluslararası edebiyat dergisi “The Tower Journal”da yayımlandı (The Tower Journal/ Spring-Summer 2015, Volume 7, No. 2).


Temmuz:

Nepalli şair-yazar Pramod Pramod editörlüğünde İngilizce ve Nepalce olarak multidilli yayın yapan uluslararası edebiyat sitesi “Shabda Shikha"da Serkan Engin'e ait “What is Poetic Image?” (Poetik İmge Nedir?) adlı makale yayımlandı.

Eylül:

Serkan Engin'in daha önce çeşitli uluslararası sanat sitelerinde Kürtçe, Lazca, İspanyolca çevirileriyle birlikte yayımlanmış olan “Love in Every Language” (Her Dilde Aşk) adlı şiiri, Bengalli şair Saif Ibne Rafiq tarafından Bengalce'ye çevrildi.


Ekim:

Beş dilde yayın yapan, İtalya merkezli uluslararası sanat sitesi “Marguette”, Serkan Engin'in “Imagist Socialist Poetry and Artistic Reality” adlı poetik yazısını İtalyanca'ya çevirerek hem İtalyanca hem de İngilizce olarak yayımladı.


Aralık:

Hintli şair-akademisyen, Kazan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak görev alan Dr. Ampat V. Koshy'nin ricası üzerine Serkan Engin, kendisine ait “Today, I finally found you” adlı şiiri İngilizce'den Türkçe'ye çevirdi ve söz konusu şiir, Türkçe çevirisi ile birlikte İngiltere merkezli uluslararası edebiyat sitesi “Destiny Poets” bünyesinde yer aldı.



Read More

18 Aralık 2015 Cuma

Yine Beklerim Öldürmeye Beni



Yine Beklerim Öldürmeye Beni

Sen benim en büyük yoksulluğumsun,
en fazla kimsesizliğim.
En çok üşüdüğümsün,
çöl gecesi harflerin ömrümü ördüğü.
Annemin dövdüğü yerden kanırtıyorsun
düşlerimin yalpalayan tarihini,
karnından kovduğu yerden üflüyorsun
evvelimden ahirime
kimsesizliğin kara deliğini.

Afili bir dize sık şimdi kalbimin tam ortasına, ki ko
kederden eksileyim, acının müebbet atlasından
silinsin artık suretim.
De hadi, hangi cezanın suçuyum ben,
hangi infazın hükmü?..

Hadi gel bugüne unut beni ve sonsuza anımsa
böcekleyen çocukluğumun yeraltı masallarını,
gam üniformalı ilk gençliğimi kedere hecelenmiş,
yalnızlığın sokak köpekliğinden iftiharla mezuniyetimi.

Bak bunu saymam, yine beklerim öldürmeye beni.

Serkan Engin
18 Aralık 2015



Read More

8 Aralık 2015 Salı

Ölüme, Öfkeye ve İntikama Güzelleme


Ölüme, Öfkeye ve İntikama Güzelleme

Bugün de öl(e)medim anne...”

Ne zaman kemendi boynuma geçirip tabureye çıksam, tam bir tekme atımı mesafe kala bitevi acılarımdan kurtulmaya, içimi büyük bir öfke kaplıyor ve bana bunca acıları çektirmişlerden intikam alma isteği...Ve elbette her canlının temel yaşama motivasyonu olan kadim yaşama içgüdüsü...

Fotoğraftaki urganı yaşlı bir nalburdan aldım bugün, kement yapıp borunun zeminden yüksekliği, boyumun uzunluğu ve tabureyi tekmelediğimde hemen boynumun kırılabilmesi için gereken ip salınım payı gibi parametrelere göre uzunluğunu ayarladım...Sonra tabureye çıkıp kemendi boynuma geçirdim...

Tabureye çıkana kadar “Benim hayatım yaşanmaya değmez bir hayat, yaşamak adına bunca zilleti çekmeye ise hiç değmez. Yaşamak her gün çile demek benim için, dertlerim geçici değil, her şeyden önce bana sürekli acı çektiren OKB+Majör Depresyon+Yaygın Anksiyete Bozukluğu üçlüsünün kesin tedavisi yok ve ölene kadar bana çile çektirecekler. E zaten maddi ve manevi açıdan hayatım kabus gibi, bu durumlar değişse bile hastalığım yakamı bırakmayacak. Baksana, dünyaca ünlü oyuncu Robin Williams gibi zengin ve çok sevilen bir adam bile yıllarca boğuştuğu Majör Depresyon nedeniyle intihar etti...İyi bir işimin, düzenli ve iyi bir gelirimin olması, hatta ilerde yazdıklarımdan iyi para kazanan “ünlü” bir yazar olmam, kıymetimi bilen iyi bir sevgilimin/eşimin, mutlu bir yuvamın olması da çile çekmekten alıkoyamayacak beni, sadece acılarımın dozunu azaltacak. Huzur benim için sadece ölümde...” diye düşünüyor ve salt duygusal travma halinin içinde olmaktan öte, soğukkanlı içgörü eşliğinde analitik olarak durumu değerlendirebiliyor ve öznel koşullarım nedeniyle her yeni gün, uyanır uyanmaz (hatta uyurken de) yeniden acı çekmeye başlıyorsam, her günüm acı çekerek geçiyorsa ve durum geçici değil, tıbbi/bilimsel açıdan kalıcı ise, kesin çaresi yoksa, bir de üstüne yaşanmaya değmez bir hayatın içindeysem kendimi bildim bileli ve şimdi daha da rezil bir hal almışsa bu sözde hayat, ölüm en kârlı çözüm, çünkü acılarımdan tamamen kurtulmak demek” diye düşünsem de...O kemendi boynuma geçirince taburede, “Ulan ciğeri beş para etmez pislikler yaşıyor şu dünyada da senin gibi temiz kalpli, çocuk ruhlu, hayatında tavuk bile kesmemiş adama mı reva yani ölmek” düşüncesi geçiyor kafamdan, içim öfkeyle doluyor bana bunca acı çektirenlerden intikam alma isteğiyle birlikte. Ve arkamdan “Oh geberdi gitti ne güzel” diyecek şerefsiz düşmanlarımı sevindirmeme azmi doluyor içime öfke eşliğinde. Ve ölmemi bile umursamayacak sözde ana-babamdan intikam alma hırsı doluyor içime...

Yaşamak ne güzel” diyen orospu çocuklarının ağzına kürekle vurmak istiyorum. Be şerefsiz, hayat sana güzel. Senin hayatın güzel diye başkalarının hayatını kendi hayatın üzerinden algılayıp bir de ahkam kesmek, hiç bilmediğin, çekmediğin çileler üzerinden birisinin kendi acılarına son verme isteğine “zayıflık” deme edepsizliğini, bencilliğini, küstahlığını göstermek ne haddine! Kimse doğmayı seçme şansına sahip değil, bu nedenle kimse seçmediği bir şeyi sürdürmeye zorunlu da değil. Bu rezil dünyaya gelmeyi isteyip istemediğimi bana sormadılar, dolayısıyla istediğim zaman, iradem dışı içine itildiğim bu hayatın dışına çıkmayı seçmek en doğal hakkımdır, hepimizin hakkıdır.

Lakin...Kimi sözde dostlar, düşmanlar, puştlar, kuşlar, “ile bile muhbirler! ve bütün ahali!”...Henüz sevinmeyin...Hatta korkun...Canımı yaktığınız kadar canınızı yakacağım elime geçen ve yaratabildiğim her türlü fırsatta...

Serkan Engin
8 Aralık 2015


Read More

14 Ekim 2015 Çarşamba

Uzak Gazel



UZAK GAZEL

Elin elime değmeyecekmiş, ömrün ömrüme iliklenmeyecekmiş, ne gam
Zati baştan razıydım, varsın dişi kokun teğet geçsin çöl uykusu tenime

Ko ki kırmızı bir uçurtmayım, ömrünün göğünde boynu bükük salınan
De ki kendime mahzun bir imlâ hatasıyım, kim silse yeniden sana beliren

Varsın vuslat, kırmızı kar yağıncaya kalsın, benim davam kendime kalsın
Zati pinhan sevdim ellerinden dökülen sesli harfleri, bahara usulca eklenen

Bilmiyor bu bigâneler, ne bilsin, her sabah nasıl açarım yüzünün kırgın tarihinde
Bilmiyorlar, çocukluğun bayram sabahlarını heceleyen suretin, içime nasıl işlemiş

Elin elime değmeyecekmiş, ömrün ömrüme iliklenmeyecekmiş, ne gam
Zati yeter bana, sana en yakın uzaklarda, seninle çocukların düşlerine yağmak

SERKAN ENGİN
Emeğin Sanatı E-Dergi Sayı 157, Haziran 2014




Read More

24 Eylül 2015 Perşembe

Anne Beni Öldürsene!*




ANNE BENİ ÖLDÜRSENE!*

Kendime 40. yaş hediyesi”

Nasıl kovduysan beni karnından
Bu gam harfleriyle örülü dünyaya
gibi kan, gibi cehennem, gibi lav

- Anne beni öldürsene!

Kendimi ıskaladıkça biriktiğim yeis
Sesime çöl geceler yankısı flu
Uzaklardan azalıyorum mavinin her tonuna
Issızlığa taranan saçlarımda hecelenen çile

- Anne beni öldürsene!

(Annemle papatyaların bileşkesi sıfır
Serçelerle toplasam hiç çıkıyor annem)

Anne 40 el dizeyim hayatın kalbine sıkılmış
Belki “40 şair birden olsam yazamam bir hevesi”¹
Ama serçelerin kanat seslerine ilikli bir bahar sabahıyım
Bir lunapark ikindisiyim çocukların neşeli avuçlarında
Ama sen beni yine yarına unut, bugüne hiçle, dünden eksilt
Anne 40 satır mıyım sana 40 hayal kırıklığı mı
Ben severdim apoletlerimi bir gün”² diyemedim diye

- Anne beni öldürsene!

Umudun tarihçesine kanıyor yüzümün meridyenleri
Karanlığı susan sakallarımda genleşen öfke
Gözlerimin geometrisi cinnet alfabesini sayıklıyor
Sokağın alnından öpülüyor iç kanamalı gençliğim
Anne nasıl 40lanır artık bunca kimsesizliğe bulanmış kalbim
Aman mülkün eskimesin, sen beni azalt evinden yine

- Anne beni öldürsene!

(Annemin türevini alsam serde var keder
Yağmurla toplasam hiç çıkıyor annem)

Nasıl kovduysan beni karnından
Bu gam harfleriyle örülü dünyaya
gibi kan, gibi cehennem, gibi lav

Anne beni öldürsene!

Serkan Engin

* “Usta Beni Öldürsene” Barış Pirhasan
¹ Haydar Ergülen
² Turgut Uyar
Read More

12 Eylül 2015 Cumartesi

Thaxeri Şagirdi - Kırık Çırak


Thaxeri Şagirdi - Kırık Çırak 
(Lazca - Türkçe)


Thaxeri Şagirdi

guri şqimi sqephali dophi do var matzophxu
squdala şqimişi mondriqeri qaphortha
zerobamuşi ma montxorams şqimi ustha
usthiphi stheri mixmarams beroba şqimi.

qaynaği var uğun xavesepe şqimis
ğomaşen çhumanişa thaxeri vore
sqani faili devlethi on’ mitzomeran
otasuşi bonkyori ocaxi sqani ar do’

    - hoo devlethi-s muçho ilven didi cuma?
cemçaman ezmocepe şqimişi mila jğatha
ogorus do tutunis anthalu gemzuloba şqimi
a faraneri dulya şeniti var emiçhophes
didi cuma şqimişi tzulunoba'n na dolovonkuner.

eqsozişi qoma gonthams meşvenupe şqimişi cencoba
tepeşurişi tozite dikçinasere deine mepşoni ki nosi şqimi
tzunaşi metali asqilepe mamthen guri şqimis
mcixepe şqimi asthi pupulyari.

    - ese mitzvi didi cuma emomsqvanasethu da?
meqthebi-onluğişi jğatha do mçhitha tsantsa qapulaşi

Serkan Engin
Goloktalu: İsmail Güney Yılmaz

***

Kırık Çırak

kalbimi çekiç yaptım da düzeltemedim
hayatımın eğri büğrü kaportasını
ezikliğini bana kusuyor ustam
üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu
kaynak tutmuyor heveslerim
dünden yarına kırılmışım
'
senin failin devlettir' diyorlar
'
üreme bonkörü ailen bir de'


- sahi devlet’e nasıl gidilir abi?


dövüyorlar düşlerimin misket mavisini
küfre ve tütüne bulandı masumiyetim
bir işbaşı bile almadılar
abimin küçüklüğüdür giydiğim


egzoz dumanı siniyor umutlarımın körpeliğine
tebeşir tozu ağartacağına aklımı
acının çelik dikenleri batıyor kalbime
avuçlarım zaten nasır tarlası


- doğru söyle abi bana yakışırdı di’mi ?
okul önlüğü mavisiyle kırmızı sırt çantası

Serkan Engin

Ünlem Temmuz 2005
2005 Şiir Yıllığı (Eski Broy Dergisi)
Read More

17 Ağustos 2015 Pazartesi

VİCDAN EĞİTİMİ



Dünyanın en temel problemi “vicdan eksikliğidir”, çünkü Nietzsche'nin belirttiği gibi insan, hayvan ile üstinsan arasında bir ara türdür. Homo sapiens sapiens (insan) olarak adlandırılan bu primat, paradoksal olarak dünyadaki tüm hayvan türlerinin en kötüsüdür, çünkü vicdanı olmayan en zalim hayvan türüdür. Diğer hayvan türlerinin hiçbiri tecavüz etmez, dişilerini dövmez, kendi türündekilere ya da diğerlerine işkence yapmaz, kendi türünün hiçbir üyesini öldürmez vs, ama insanlar tüm bu zalim eylemleri gerçekleştirirler, dolayısıyla insan, hayvan türlerinin en aşağılık olanıdır. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki insan denilen evrim sürecindeki bu ara tür, doğanın bir defektidir ve ancak üstinsana evrilmekle sivilize bir tür olabilecektir. Bu nedenle bizler, üstinsanlar, bu evrim sürecini hızlandırmak için “vicdan eğitimini” artırmalıyız, bunun da en temel yolu empati yetisini geliştirmektir. Homo sapiens sapiens'ler üstinsana evrilmedikçe tüm bu savaşlar, tecavüzler, işkenceler sürecektir.

SERKAN ENGİN
Ağustos 2015
Read More

27 Temmuz 2015 Pazartesi

İSLAM DESTEKÇİSİ SOSYALİSTLERİN ELEŞTİRİSİ


İSLAM DESTEKÇİSİ SOSYALİSTLERİN ELEŞTİRİSİ

Bütün eleştirilerin ön koşulu dinin eleştirisidir.” Karl Marx
Demokrasi adına İslamcılardan yana tavır almak, İslam şeriatının varoluşunu desteklemek, örgütlenme, güçlenme ve iktidarı ele geçirme emellerini beslemek demektir ki o şeriat, iktidarı her açıdan tamamen ele geçirmesi halinde, içsel yapısı gereği, İslam teolojisi gereği, ilk önce sizin tüm özgürlüklerinizi elinizden alacak, sizi asacak, hapse atacak, sürecektir. Tıpkı İran’da“İslam Devrimi”! sonrasında yaşandığı gibi. İlk asacakları da demokrasi adına İslamcıların siyasi faaliyetlerinin var olması gerektiğini savunan “kafir” solcular olacaktır ki tam da öyle olmuştur zaten İran’da bilindiği üzere. İslam’ın bizzat kendisi demokrasi düşmanı, özgürlük düşmanıdır. Somut örneklerini, Afganistan’da, İran’da, Suudi Arabistan’da, Somali’de, Nijerya’da her gün yaşanan sayısız olayda görebilirsiniz. Size “Ama gerçek İslam bu değil” diyen cahillere de sakın aldanmayın, çünkü asıl İslam tam da budur. İslam fıkıhı, recmi, homofobiyi, hırsızlık edenin elinin kesilmesini, pedofiliyi, yani küçücük kız çocuklarına zorla nikah kıyılıp onlara tecavüz edilmesini, savaşlarda “ganimet” sayılan esir kadınların seks kölesi yapılmasını, kadının kocasının malı olan ve ona hizmet etmek için var olan ikinci sınıf bir yaratık olduğunu, pedofili konusunda Muhammed’in baz alınması gibi, gene eşlerinden biri öldükten hemen sonra “yanına yatan”!, yani cesede tecavüz eden Muhammed’i baz alarak nekrofilinin hak sayılmasını, yani ölümünden sonra 6 saat içinde kocanın ölü karısıyla cinsel ilişki kurabileceğini Muhammed’in “sünnet” denilen eylemlerine dayanarak savunan, dinden dönenleri öldürmeyi emreden, kendinden olmayanları, “kafir” ilan ettiklerini, öldürmeyi, kadınlarına tecavüz etmeyi, mallarını ve topraklarını gasp etmeyi kendilerine hak ve görev sayan bir yapıdadır, yani neresinden bakarsanız bakın İslam, bir insanlık suçudur. Suçun da özgürlüğü olmaz, olamaz, olmamalıdır da. Nazi Almanyası öncülüğünde, Avrupa’da yaşanan korkunç katliamlardan sonra artık Rasizm, yani ırkçılık, bir düşünce alternatifi, bir siyasi görüş seçeneği olarak değil, bir insanlık suçu olarak kabul edilmektedir uygar dünyada ve bu ülkelerde asla rahatlıkla Nazizm propagandası yapamazsınız, ağır cezai karşılığı vardır çünkü. En az Nazizm kadar insan haklarına aykırı ve katliam, tecavüz, gasp azmettiriciliği potansiyelini içsel olarak yapısında, özünde barındıran İslam da Nazizm gibi yasaklanmalı, her türlü faaliyetine son verilmeli ve propagandacıları nefret suçu, cinayete, tecavüze, gaspa azmettirme suçu, insan haklarına aykırılık ve insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında yargılanmalıdır.
Hal böyleyken, demokrasi adına İslamcılardan yana tavır alan gafil solcular da var ne yazık ki. Politik yapısı itibariyle, sınıf mücadelesine koşut olarak ezilen cinsel ve etnik kimliklerin mücadelesini de savunan, bunu “olması gereken” sosyalist tavır olarak benimseyen “Özgürlükçü Sol” yaklaşımı, çoğu açıdan görece en doğru bulduğum siyasi yapı olmakla birlikte, demokrasi adına İslamcılara arka çıkanların gafletinden ötürü uzak durmayı tercih ettiğim bir yapıdır.
Ne var ki Lenin’in de Marx’ın da din konusundaki çözümlemeleri, eksik değerlendirmeler yapmış olmaları nedeniyle hatalıdır. Çünkü enternasyonalist bir sınıf mücadelesini savunurken, din çözümlemesinde, dine karşı tavır almada sadece Hristiyanlığı baz almış olmaları büyük bir eksikliktir. Komünist Manifesto’da din olgusuna karşı sadece ve sadece “kilise” baz alınarak yapılan çözümlemeler doğrultusunda tavır alınmıştır. Her ne kadar Marx’a dair “din kitlelerin afyonudur” sözü popüler olsa da (afyon o dönem hastalıklarda ağrıları, acıları dindirmek için ilaç olarak da kullanılıyordu) aynı cümlenin başındaki kısım genelde es geçilir. “’Din, ruhsuz koşulların ruhu, çaresiz mazlum kulların ah’ı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir.” derken Marx, sadece “size tokat atana öbür yanağınızı çevirin” diyen İsevi teoloji üzerinden dini yorumluyor ve acı çeken cahil halkın ağrılarını dindiren bir ilaç olarak gördüğü dine karşı “anlayış” gösterme tavrı içine giriyor, çünkü kadınları taşlayarak öldüren, pedofiliyi -nekrofiliyi savunan, kendinden olmayanları öldürmeyi hak sayan ve benzeri pek çok insanlık dışı kuralları, emirleri olan İslam’ın teolojik özüne dair hiçbir şey bilmiyor, okumamış araştırmamış, gerek görmemiş çünkü, bir yandan dünyanın tüm ülkelerindeki işçi sınıfını örgütlenmeye çağırırken. “Bütün eleştirilerin ön koşulu dinin eleştirisidir” diyen Marx, ne yazık ki “bütün dinleri” eleştirmemiş ve böylece din olgusuna karşı eksik ve hatalı tavır sergilemiştir. Körü körüne Marx’tan fazla Marksist olanlar da hiç sorgulamadan aynı çizgide yürümeye devam etmektedirler tabi.
Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle şu sözlerle belirtirler: “Din, kişinin özel meselesi olarak görülmelidir.” Ancak herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için, bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet söz konusu olduğunda, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz düşünüldüğünde, dini kişisel bir sorun olarak görmemiz söz konusunu olamaz.” der Lenin. Hristiyanlığın o dönem gelmiş olduğu aşamada, yüzlerce yıl önce yaşanmış reform mücadelesi ve akabinde rasyonalizmin, bilimin, sanatın, felsefenin özgürce gelişebilmesi sürecinde kitleler için varlığı bir “İslam şeriat devleti” kurulması gibi bir tehlike taşımayan Hristiyanlık üzerinden bakarsanız din olgusuna diğer dinleri hesaba katmadan, özellikle İslamiyet’in teolojisini hiç araştırmadan böyle Lenin gibi konuşursanız, tabi ki din olgusuna ateist sosyalistler olarak doğru tavrı almada gaflete düşersiniz. Lenin gibi “Devlet söz konusu olduğunda, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz.” dersiniz böylece, ama dünyadaki dinler sadece Hristiyanlıktan ibaret değildir ve Hristiyanlık gibi bir reform sürecini halihazırda hiç yaşamamış, Afganistan, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerde yaşananlardan görüleceği üzere “taş devrini” aşamamış ve yapısı gereği aşması da zaten mümkün olmayan ve kendinden olmayanları öldürmeyi, onlara tecavüz etmeyi, malını parasını toprağını gasp etmeyi hak ve görev sayan İslam’a karşı sosyalist devletin “din kişisel meseledir” diyerek kenara çekilmeye, böyle bir gaflet içine düşmeye hiç hakkı yoktur, olamaz, tabi hiçbir sosyalistin de.
Dönelim “Özgürlükçü Sol”a… Demokrasi adına İslam’a arka çıkmak, “kasabın bıçağını yalayan aptal dana” olmaktan farksızdır, siz yalamaya devam ettikçe, o bıçak er geç boğazını keser…
Artık gafletten uyanın…
SERKAN ENGİN


Read More

24 Mayıs 2015 Pazar

ŞİİRİN KONSOMATRİSLERİ


ŞİİRİN KONSOMATRİSLERİ
(Şair Oligarşisinin Yerel İzdüşümü)

Şiir ile şair arasındaki ilişki, pek çok boyutuyla irdelenebilir: Özne-nesne ilişkisi, mülkiyet ilişkisi, ontolojik bağlam ilişkisi…Biz, bu yazıda, şairin yaşam pratiği ile şiirin ilişkisi bağlamında, şiir üzerinden erk elde etmek için çırpınan şair oligarşisini çözümlemeye çalışacağız.

Şair, şiir yazarak kendini gerçekleştirir; ontolojik bir anlam kazanarak kendini sürekli yeniden üretir. Küçük burjuva şairlerini ve gerici şairleri bir kenara koyarsak, toplumcu (sosyalist) şairin şiir yazmasında bundan öte amaçlar olmalıdır.

Nesnel gerçekliğin, şairin imgeleminde dönüştürülerek öznel olarak dışsallaştırılması olan şiir, toplumcu şairin kendisiyle beraber toplumu dönüştürmek için bir araçtır. Toplumcu şair, toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmak ve sınıf bilincini yaymak durumundadır. Bunu yaparken, didaktizmin tuzaklarına karşı uyanık olmalı ve şiirin politik bir araç olduğu kadar estetik bir amaç olduğu gerçeğini ıskalamamalıdır.

Toplumcu şair, devletin sönümlendiği komünist dünyayı hedefler ve bu yolda çabalar. Devlet denilen aygıt, egemen sınıfın emekçi sınıf üzerinde erk elde etmek için kullandığı bir baskı aracı olduğuna göre, devletin sönümlendiği, bireyler arasında hiyerarşik bir yapının olmadığı sınıfsız dünyayı hedefleyen toplumcu şairin, şiir üzerinden bireysel erk elde etmek gibi bir derdi olamaz,olmamalıdır.Çünkü erk elde etmek, ötekini ast durumuna getirmek demektir. Toplumcu şairin şiir üzerinden bireysel erk elde etmeyi amaçlaması, her şeyden önce ideolojik yapısıyla çelişmesi demektir.

Toplumcu şairin erk bağlamındaki talebi, kendi sınıfı proletaryanın burjuvaziye egemenliği ve sonrasında sınıfsız topluma geçmek amacı doğrultusunda, toplumcu şiirin (günümüzde toplumcu şiirin evrildiği imgeci toplumcu şiirin), küçük burjuva şiiri ve gerici şiir karşısında baskın olup okur potansiyelini arttırmak yönünde olabilir,olmalıdır. Ve/ama toplumcu şairin şiir üzerinden bireysel erk elde etmek amacında olması, Marksizmi içselleştirip yaşam pratiğine dökememiş, solculuğu da şairliği de bir etiket olarak gören sığ(ır) şahısların işidir…

Bu açımlamadan sonra gelelim şiirin konsomatrislerine…Aslında şiirin taşrası yoktur. Her ne kadar kültürel etkinliklerin niceliksel yoğunluğu, belirli büyük kentlerde toplanmış olsa da, pekala küçük bir kentimizden, şiirimizin gündemini belirleyen dergiler çıkabildiği gibi çok nitelikli şairler de çıkabilir, çıkmaktadır. Ve/ama küçük kentlerde, şairlerin niceliksel yapısı gereği, yani ulusal çapta tanınan ve şiirimizde kendine yer edinmiş şairlerin sayıca azlığı nedeniyle, kentin en tanınmış şairi etrafında, sarmal bir yapı içeren bir erk mücadelesi vardır.

Bu sarmal yapının merkezindeki ulusal çapta tanınan şair, yerel gündemde çeşitli ünvanlarla bol bol pohpohlanır. Ne de olsa koyunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi’dir… Bir de bu şairin yardakçıları vardır. Yani bu şaire yakın durarak kendilerini önemli saymaya çalışan şair müsveddeleri.

Bunlar, ulusal çapta tanınan şaire yağ çekerek onunla birlikte oligarşik bir yapı oluştururlar. O şaire yaltaklanarak, onun nüfuzu üzerinden çeşitli yayınevlerinden uyduruk kitaplarını yayımlatırlar. Yerel gazetelerde şair kimliği ile berbat köşe yazıları yazıp dandik sanat sayfaları düzenlerler. Daha da ötesi, bu oligarşik yapıdakiler, iki kadeh teklif eden her yere gidip uyduruk şiir dinletileri verirler. Bunlar rakının yanına iyi meze olurlar.

Şiir üzerine iki tümce edebilecek kadar kuramsal birikimleri olmadığı, manzumeyle şiirin farkını dahi bilmeyip ucuz manzumelerini şiir diye yayımlatma gafletinde bulundukları halde, şiirin rantını tepe tepe yerler. Çünkü onlar için şiir, konformist beklentilerinin aracıdır. Boyaları dökülen şair maskelerinin ardında, mikro iktidar elde ederek yerel yapının maddi ve manevi kaynaklarını sömürmektir asıl amaçları. İki kadeh beleş rakı içmek ve kof ünvanların arkasına sığınıp yerel gazetelerde masa kapmaktır dertleri. Sonra bir de hiç utanmadan “toplumcu şairim” demezler mi…

Şiir üzerinden elde ettikleri erkin sembolü, yakalarındaki şair rozetidir. Her ne kadar alınlarında “eşek” yazsa da, bu rozetle kendilerini toplumun üzerinde görürler. Ne de olsa rozetleri onlara düşledikleri pek çok küçük kapıyı açmaktadır.

Bunlar, kentte şiir adına nitelikli bir çıkış görünce hemen tedirginliğe kapılırlar. Oligarşik yapıları, yok sayma taktiği ile savunmaya geçer. Çünkü zavallı var oluşları, bu uyduruk erk üzerindendir ve maskeleri düşünce ortaya kocaman bir hiç çıkacağını çok iyi bilirler.

Onlar, şiirin konsomatrisleridir. İki kadeh rakı ve ayaklarına kadar gidip onları alacak araba vaat ederseniz oturma odanızda size de şiir dinletisi verirler.


SERKAN ENGİN
Şehir Dergisi Kasım 2006
YKY 2006 Şiir Yıllığı
Güney Dergisi Sayı 41 2007
Karalama Dergisi Ocak 2008
Read More

28 Ocak 2015 Çarşamba

Alla toner i världens symfoni



Alla toner i världens symfoni

Jag är en röd Lazisk båt
som kryssar på Kurdistans berg
där mina Kurdiska och Turkiska bröder brinner
de faller på marken stavelse efter stavelse
Inga själamässor kan uttrycka
smärtan hos de stenkastande kurdiska barnen
våldtagna i helvetiska Fascism-Kemalism fängelser

Jag plockade upp Armeniska rosor från mina drömmar
mot rasismen i Turkiet
Mitt hopps okynniga sparvar
kvittrar på Laziska
uppå livets skuldor
Jag kysser på Grekiska
nattens våta meningar
i månljusets sken
Jag omfamnar våren i Zazaki
från den obetydligaste platsen av dess midja

Vi brändes miljoner gånger i Auschwitz
där samvetet var dött
Våra drömmar höggs av bajonetter
72.000 gånger i Dersim
med ett vidrigt leende från barbariet
Vi var leksaker för tortyrspel i Irak
enligt amerikansk stil för frihet
Vi var alaviter som blev skjutna gata efter gata
från civilisationens hjärta
i Maras och Corums städer
Vi var 353.000 pontiska greker som massakrerades
av rasisters begär efter blodiga epåletter
Västvärldens civiliserade länder ignorerade
de slaktade blommorna
på våra halsband i Srebrenica
Våra armeniska vaggsånger
blev förintade 1.500.000 gånger
i Ararats famn
De bröt armarna på vår frihet
med stenar i Palestina
De högg av vår barnsliga entusiasm
med machete i Rwanda

Medan profitpyramiderna
av industribolags faraoniska armar
reser upp mefistofeliska monster
på dollarns grundvalar
Medan stolarna och epåletterna
av frossande själviskhet
blir allt fetare

Jag vägrar att lägga till ytterligare ett brev
på svansen av de krigshetsande meningarna
Därför att jag älskar alla toner
från världens symfoni

Serkan Engin

Översatt av Monica Strandow


Read More

16 Aralık 2014 Salı

Neler Uğruna Şiir Yazmıyorum

NELER UĞRUNA ŞİİR YAZMIYORUM

Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak için şiir yazmıyorum. Ola ki elli sene sonra beni bu ödüle aday göstermek gafletinde bulunanlar çıkarsa, şimdiden ödülü reddettiğimi, hatta birilerinin bana ödül vermeye kalkmasını hakaret saydığımı belirtmek isterim. Bunun politik-etik gerekçelerini daha iyi algılamak isteyenler “Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi” (Eliz Edebiyat/ Şubat 2011) adlı yazımda, yeterince veri bulacaklardır. Nobel Edebiyat Ödülü’ne olası, farazi aday gösterilişimi daha şimdiden reddettiğimi ifade ettikten sonra, ulusal ve uluslararası diğer tüm ödülleri de reddettiğimin altını çizmeme ihtiyaç olmasa gerek. Uluslararası edebiyat-şiir ödüllerinde işleyen mekanizmaları bilemiyorum, ama ulusal çaptaki ödüllerin işleyişi hepimizin malumu. Ödülü bir sıçrama tahtası olarak kullanarak “ünlü” olmak, bu “ün” üzerinden maddi ya da manevi rant sağlamak, şair olarak bu yolla rüştümü ispatlamak, ödül yoluyla ulufe dağıtan şiir erk odaklarına biat etmek, bu şiir baronlarının politik-poetik dümen suyuna girmek, bu kişilerin müridi olmak gibi dertlerim yok.

Şiir yıllıklarına ya da antolojilere girmek için yazmıyorum. Ülkemizde başlangıcından bu yana her biri nesnel olmaktan çok uzak kalmış, politik-poetik yanlılığın ötesinde, kirli kişisel ilişkiler, intikamlar için araç olarak kullanılmış şiir yıllıklarını, adamdan saymıyorum. (Bu noktada, kendisine kötü söz eden şairi, hazırladığı şiir antolojisine almaktan çekinmeyen, tepeden tırnağa şiir namusuyla, şövalyece davranan İhsan Topçu’nun, tüm şairler, yıllıkçılar, eleştirmenler tarafından örnek alınabilmesini diliyorum…). Hangi şiirim- poetik yazım hangi antolojiye alınmış ya da alınmamış diyerek de zerre kadar takip etmiyorum, ama kalkıp birkaç gülünç şair gibi “Filanca editöre küstüm, benim şiirlerimi yıllıklara zinhar almaya kalmasın” da demiyorum, çünkü idealize edilmiş, olması gereken bir şiir yıllığının amacı, şiir coğrafyamızın yıllık fotoğrafını çekmektir. Burada toplu fotoğrafa girmekten kaçınmanın tek yolu, dergilerde hiç şiir-yazı yayımlatmamak olmalıdır. “Filanca editöre küsen” gülünç şairlerin, bu yolla diğer şiir yıllıklarını onaylıyor olduklarını (ki diğer hiçbir yıllığa rest çekmediler) fark edememeleri acınası. (Tabi o yıllıklarda kendi şiirleri her sene boy gösteriyordu ne de olsa. Ne gerek vardı o zamanlar, durduk yerde şiir yıllıklarını eleştirmeye). Oysa ilk şiir yıllığından bu yana, “olabildiğince nesnel”, bilinçli olarak öznel seçimlerin bataklığına girmemiş şiir yıllığı hiç olmadı bu coğrafyada. Buna rağmen şairler, kendileri için karne saydılar bu yıllıkları. Kırık not alınca “Örtmen bana taktı”, dediler, iyi not alınca koşar adım aferin alacakları kişilere gösterdiler karnelerini. Obur egolarını doyurmak isteyen şairler tarafından, kendisine gereğinden çok daha fazla değer atfedilen şiir yıllıkları, aslında teknik bir dokümantasyondur, yıllık hazırlayıcıları da teknisyen. Teknik çalışmanın başarısız kotarılmış olması sadece teknisyenin ayıbıdır. Şairlerin obur egolarını beslemek adına, yıldızlı pekiyi almak düşleriyle debelenmeleri ise sadece yıllık hazırlayıcı şiir tarihinin “hizmetçilerinin” erk gücünü arttırır, şair-yıllıkçı hiyerarşisi oluşturur. Tıpkı biat kültürünün hüküm sürdüğü sefil coğrafyamızda bireylerin, topyekün kendilerinin çıkarları için “hizmetçi” olması gereken politikacıların karşısında el pençe divan durması gibi. Şairler karnelerini yırtmadıkça, yıllıklara girip girmediklerine karşı kayıtsız kalmadıkça, yıllıkçıların erk alanı genişler ve bu traji-komik oyun temcit pilavı olmaya devam eder her sene. Buyrun, isteyen elinde gezdirsin gülünç karnesini, ben almayayım.

Reytingimi” arttırmak uğruna, son on yıldır “moda” haline getirilen puşt-modern (post-modern) şiirler düzleminde yazmıyorum. Şiirden anlam’ı, anlak’ı, yaşayan “sahici” insanı dışlayan, sürrealizmden ödünç alma oto-didakt yöntemiyle şair öznenin bilinç altını kusmasından, sözcük ve harf oyunlarından öteye gitmeyen, öteki’ni önemsemeyen ve böylece kendi yaralarınızdan başkasına ilgi duymanızı, empati kurmanızı engellemek isteyen, kapitalizmin yabancılaştırmasını besleyen, bizzat kapitalizmin kendi çıkarlarının bekası için istediği mankurtlaşmış, “çoban köpekleri gibi aptal”, sormayan, sorgulamayan, itiraz etmeyen, eleştirmeyen, örgütlenip “devirmeyen”, birer tüketim makinası haline getirilmiş bireyler üretmek için şiir coğrafyasında palazlandırdığı bu “sentetik” post-modernist şiir, bir insanlık suçudur. Çoktan arkaik hale gelmiş bir estetik algının neo-şaklabanlığı olan görsel şiir/somut şiirler de bu puşt-modernist şiir panayırının “iş” koludur. Dergilerde kolay köşe kapmak, ödüller için takla atmak, gazetelerin kitap eklerinde hakkımda övgüler düzdürmek uğruna bu insanlık suçuna iştirak etmiyorum.

Ünlü” yayınevinden şiir kitabımı çıkartmak adına vampir yayıncılara rüşvet vermiyorum. Maliyetinin üstüne yüzde yüz kâr ekleyerek şiir kitabımı basmalarına, bu kârın bir kısmını işkembelerine indirmelerine izin vermiyorum. Kârın geriye kalan kısmıyla bu vampir yayıncıların şair dostlarının, yayımlanmasını istekleri şiir kitaplarının, tarafımca finanse edilerek basılmasına göz yummuyorum. Bu rüşvetin karşılığı olarak vampir yayıncıların, “ünlü” dergilerinde reklamımı yapmasını, yandaşlarının ise gazetelerin kitap eklerinde “kitap tanıtımı yazısı” adı altında şahsımı pohpohlamasını reddediyorum.

Şairlik “üst kimliği” edinmek için şiir yazmıyorum. Gördüğüm buncaları şair ise (istisnalar hariç) ben anti-şair olmayı, şiirli köyün delisi olmayı, şiir haini olmayı seçiyorum. Yakamdaki gülünç şair rozetiyle sefil bir bar faresi olarak genç kadınları yatağa atma çabalarına girmek için şiir yazmıyorum. İstanbul Şiir Dükâlığı’na yamanmak için şiir yazmıyorum. Yerel ya da ulusal gazetelerde köşe kapmak için şiir yazmıyorum. Beleş “rakı-balık” sefası için, şairler ve şair olma heveslileri dışında hemen hiç kimsenin katılmadığı şiir dinletileri/panelleri/kongreleri gibi, aslen belediyelerin, derneklerin, üniversitelerin maddi kaynaklarını, yani halkın vergilerinden toplanan paraları küçük konformist çıkarlar uğruna sömürmek için ya da kitap fuarlarında yalancı pehlivan gibi boy göstermek için şiir yazmıyorum. Annem beni sevsin diye şiir yazmıyorum. Babam bana “aferin” desin diye şiir yazmıyorum, sevgilim bana hayran kalsın diye şiir yazmıyorum…

Benim şiirde temel derdim, okurun empati ya da özdeşlik kurabileceği, yani hayata geçen şiirler yazabilmek, okurun kalbine iki dize çakabilmek. Benim şiirdeki asli görevim, bütün horlanan, dışlanan, yok sayılan, kenara itilen, ezilen ve sömürülenlerin şiir düzleminde dili olabilmek. Böylece toplumsal farkındalık yaratarak kapitalizmin yabancılaştırmasına kendi sıkletimce karşı durmak. "Kırık Çırak", "Tenha Tezgahtar", "Kız Veysel", "İtirazlı İşporta", "Evsizliğin Çocukluğu", "Genelev Travması",...gibi şiirleri yazmamın nedeni de budur.

Birgün şiirlerim ya da dizelerim, boyacı çocukların sandıklarına, tezgâhtar kızların cep aynalarının arkasına, simitçilerin camekânlarına, gündelikçi kadınların mutfak dolaplarının kapaklarına, fabrikaların, arka sokakların, kenar mahallelerdeki liselerin duvarlarına yazılmaya başlanırsa, işte o zaman, şiir adına bir şeyler yapmaya başlamışım demektir.

SERKAN ENGİN

Yaşam Sanat Dergisi, Aralık 2014
Read More